Beni ararsanız bulacağınız yer hep geçmiştir. Eski bir resimde, kitabın arasına saklanmış bir notta, eski güzel bir hatıranın şarkısında, annemin pişirdiği böreğin evi sardığı kokuda…Oradayım. Hiç ayrılmamış gibi yaşıyorum dünleri. Bugün bile dünü yaşayabilirim mesela… Ama bugünü? “Bugün” dedim mi, kaçarım. Oysa çocukken öyle miydi? İsterdim ki her akşamın sabahına yeni bir yaşla uyanayım. Büyümek için acele ederdim. Etrafta geçmişi özleyen, ”Nerede o eski günler?” diyen herkese şaşırır; ”İnsan neden küçülmek istesin ki?” diye düşünürdüm. Şimdi ise şaşkınlığımın yerini anlamlandıramadığım bir boşluk dolduruyor. Büyüdükçe anladım ki yaş insana sadece rakam olarak temas etmiyor. Yıllar geçtikçe insan, yurdunda savaş çıkmış bir halk gibi savunmasız kalıyor. Ama bu savaş dışarıda değil; insanın tam da kendi içinde başlıyor. Kendi düşünceleriyle, kendi pişmanlıklarıyla, kendi suskunluklarıyla… İşte o noktada geçmiş, insanı kendinden bile koruyan en büyük sığınak hâline geliyor. Bugünde değil, hâlâ güzel anılarda yaşadığına; bütün duyguların yalan olduğuna inandırıp, sarıp sarmalıyor. Tam da böyle zamanlarda, Tanpınar’ın, “Ne içindeyim zamanın ne de büsbütün dışında.” sözü kulaklarımda çınlıyor. Sanırım Tanpınar, çağımızın en belirgin hâli olan “eski ve yeni arasında sıkışmışlığı” en iyi anlatan isimlerden biri. Kiminle konuşsam, hangi kapıyı çalsam aynı cümleyle karşılaşıyorum: “Nerede o eskiler…” Bu söz ile her yüz yüze geldiğimde, kendime şu soruyu soruyorum: Gerçekten güzel olan geçmiş mi, yoksa biz mi geçen yılların güzel olduğuna inanmak istiyoruz? Belki de özlediğimizden dolayı değil, güvenli olana sığınma ihtiyacımızdan dolayı sürekli geçmişin tozlu raflarını karıştırıp duruyoruz. Çünkü geçmiş, yaşanmış ve tamamlanmış hâliyle sanırım hep daha güvenli görünüyor. Oysa gelecek, bilinmezliklerle dolu. İşte tam da burada mesele başlıyor. Çünkü insan, geçmişle gelecek arasında kaldığında çoğu zaman tanıdık olanı seçer; bilinmeyene doğru yürümek ise her zaman biraz daha cesaret istiyor. Doğrusu belki de mesele geçmişe sığınmak değil, hayatı yaşayabilmek için bir adım atmakta. Ne var ki insan, kendini güvende hissettiği yerden de kolay kolay vazgeçemiyor. Ama hayat bir yolculuktan ibaretse, geçmiş de benim nezdimde küçük hanlara benziyor. Yolculuk sırasında dinlenmek için uğranılan, gece bitince ise geride bırakılan hanlara. Bazen insan, o hanın kapısını kapatmakta zorlanmadan da edemiyor; evi oraymış, oraya aitmiş gibi hissediyor... Hanın bir ev değil, sadece bir dinlenme yeri olduğunu kavrayıp, vakti gelince yola koyulabilenlerden olabilmeye…
Çünkü yol, her daim yolcusunu bekler.
Yorumlar
Kalan Karakter: