Günümüz dünyasında güzellik kavramı, artık yalnızca estetik bir tercih olmaktan çıkmış, adeta bir zorunluluk haline gelmiştir. Modern çağın dayattığı mükemmelliyetçilik anlayışı, bireyleri sürekli bir koşuşturmanın içine sürüklemektedir. Peki, bu koşuşturma bizi gerçekten tatmin ediyor mu, yoksa daha da mı tüketiyor?
İnsan, çağın değerlerinin dışında kalmamak için sürekli bir yetişme çabası içinde. Ancak neye ya da nereye yetişmeye çalıştığını tam olarak bilmeden sürdürülen bu çaba, çoğu zaman yetersizlik hissiyle sonuçlanıyor. Çünkü güzellik anlayışı sabit değil; tarih boyunca değişen, dönüşen ve her dönemde farklı bir biçim alan bir olgu. Antik çağlarda altın oranla ölçülen güzellik, bir başka uygarlıkta fazla kiloların refah ve sağlık simgesi olarak estetik değer kazanmasına dönüşebiliyordu. Günümüzde ise durum çok daha karmaşık: Güzellik, büyük oranda benzerlikler üzerine inşa ediliyor. Farklı olan, aykırı duran ya da alışılmışın dışına çıkan her özellik, adeta bir kusur olarak etiketleniyor.
Kırışıklıklar, kemerli burunlar, küçük dudaklar… Bunlar artık yalnızca fiziksel özellikler değil, "düzeltilmesi gereken kusurlar" olarak görülüyor. İnsanoğlu, sürüden kopmamak, eksik hissetmemek için bu benzeşme halini kararlılıkla takip ediyor. Oysa bu takip, bireyi kendinden uzaklaştıran bir yolculuğa dönüşüyor. Değerler değiştikçe, insan aynaya baktığında kendini değil; başkalarının normlarına göre şekillendirdiği, tanınmaz bir bedenle karşılaşıyor. Ve belki de en trajik olanı, bunu bir sorun olarak görmemesi. Çünkü dayatılan mükemmellik çerçevesine tam anlamıyla uyduğuna inanıyor.
Oysa hayat, tam da bu koşuşturmanın gölgesinde, biraz da yaşanmayı bekliyor. Belki de gerçek anlamda yaşamak, aynaya baktığımızda farklılıklarımızda kendimizi bulmak ve onları değiştirmeye çalışmamakta gizli. Çünkü güzellik, dayatılan kalıpların içine sığmak değil; kendi özgünlüğümüzde var olabilmektir.
Unutmayalım ki, mükemmel olmaya çalışırken kaybettiğimiz en büyük şey, aslında kendimiz olabiliyoruz.
Yorumlar
Kalan Karakter: