Bir zamanlar ilişkiler vardı. Adı konan, yüzü olan, yükü paylaşılan… İnsanlar birbirine yaklaşmaktan korkmazdı. “Gel” demek bu kadar ağır bir kelime değildi. Çünkü gelmek, bir ihtimali kabul etmekti. Kalma olasılığını, incinme riskini, bir başkasının hayatında yer kaplamayı göze almaktı. İnsanlar eksiklerini saklamadan, kusurlarını örtmeden sevilmeye daha yakındı o zamanlar. Şimdi ise herkesin dilinde aynı cümle var: “İlişme.” İlişme bana. Yaklaşma. Bekleme. Sorma. Hissetme. Bu sadece bir reddediş değil, bir savunma biçimi. İnsanlar artık canlarının yanmasından çok, konforlarının bozulmasından korkuyor. Duygusal emek ağır geliyor. Birine alan açmak, kendi düzeninden feragat etmek gibi algılanıyor. ++
Çünkü hissetmek yoruyor. Çünkü yakınlık sorumluluk doğuruyor. Çünkü ilişki, insanın kendini açmasını istiyor ve kimse artık açıkta kalmak istemiyor. Açıkta kalmak zayıflık sanılıyor. Oysa bağ kurmak her zaman biraz savunmasız kalmayı gerektirir. İnsanlar güçlü görünmek uğruna temas etmemeyi seçiyor. İnsanlar birbirinden kaçıyor. Ama kaçtıkları şey aslında öteki değil; ilişkinin kendisi. Çünkü ilişki aynadır. Kendi eksikliğini, korkunu, sabırsızlığını gösterir. Karşındaki kadar kendinle de yüzleşmeni ister. Herkes sevilmek istiyor ama kimse o aynaya uzun süre bakmak istemiyor. Birine yaklaşınca bir şey yapmak zorunda kalacaklarını sanıyorlar. Bir söz söylemek, bir duruş almak, belki kalmak zorunda kalmak… Oysa bazen sadece kalmak yeterlidir. Ama kalmak, seçenekleri azaltır; ihtimalleri kapatır. Modern insan, ihtimallerini kaybetmekten derinlikten daha çok korkuyor. O yüzden daha en baştan kesiyorlar yolu: “İlişme bana.” Ne garip…
Herkes yalnızlıktan şikâyetçi ama herkes birbirine kapıyı kapatıyor. Yalnızlık artık bir sonuç değil, bir tercih gibi yaşanıyor. Güvenli, kontrollü, kimseye hesap vermeden sürdürülebilen bir alan. Fakat insan ruhu konforla değil, temasla besleniyor. İlişki istemiyoruz artık. Çünkü ilişki cesaret ister. Oysa biz temkinli, kontrollü, kaçak yaşamak istiyoruz. Sonra da diyoruz ki: “Kimse kimseyle gerçekten bağ kuramıyor.” Bağ kuramıyoruz çünkü daha baştan söylüyoruz: İlişme.
İKİLEMELER
Ve bazı bünyeler tek bir ilişkiyle yetinmez. Tek bir ilişki yaşamaz aslında; tek bir hayatı parçalara bölerek birden fazla kişide sürdürür. Birinde kalbini dinlendirir, birinde egosunu besler, bir başkasında yalnızlığını unutur. Her temas başka bir ihtiyaca denk düşer. Sanki insan değil de eksiklerini tamamlamak için dolaşan bir gölge gibi yaşarlar. Biri vardır, ruhuna iyi gelir; yanında kendisi olabilir. Ama o ilişki sosyal hayatına uymaz. Bir diğeri vardır, yanında görünmek rahattır; statü, çevre, düzen oradadır. Ama kalbi susar. Bir başkası heyecan verir, arzuyu canlı tutar; fakat güven vermez. Hatta bazen biri bütçeye, biri konfora, biri yalnızlık korkusuna iyi gelir. Böyle olunca kimse kimsenin “tam”ı olmaz; herkes bir ihtiyacın parçasına dönüşür. İlişki değil, işlev paylaşımı yaşanır. Kalp bir yerde, beden başka yerde, hayat planı bambaşka bir yerde durur.
Ve bunu yaparken de birbirine teğet geçen ilişkiler içindeki insanlara ihanet etmediğini düşünür. Birbirlerinden haberi olmayan bu insanlar, kendilerini bilen o tek insanın dünyasında, kendilerini de tek zannederler. Sadakat ve ihanet ikilisi, bu kişiler için sorun edilmeyen, yük görülmeyen olgulardır. Çünkü hiçbirine sonsuz bir kredi vermemiştir. Hesap verilebilirliği ortadan kaldıran bir konumlandırma ile kendisini ruhunda, vicdanında güvence altına almıştır. Oysa insan bölüne bölüne çoğalmaz; bölüne bölüne eksilir. Çünkü gerçek bağ, birinin hayatındaki boşluğu doldurmak değil, iki insanın bütün hâlleriyle yan yana durabilmesidir. Parçalı yaşanan yakınlıklar kısa vadede işe yarar gibi görünür ama uzun vadede herkesi yarım bırakır. Ve en çok da, kendini “en gerçek yer” sanan kalp kırılır. Çünkü karşısındaki, onu bir bütün olarak değil, sadece iyi geldiği yerden tutuyordur.
Afet Ergü
Yorumlar
Kalan Karakter: