Eğitim nerede başlar?” sorusunun cevabını yıllarca aynı yerlerde aradık. Ailede başlar dedik. Okulda şekillenir dedik. Öğretmenle derinleşir dedik. Ama artık biliyoruz ki eğitim bugün çoğu evde televizyon kumandasında ve cep telefonu ekranında başlıyor.
Bugünün çocukları daha konuşmayı öğrenmeden ekrana bakıyor. Okuldan önce YouTube’la, aile sohbetinden önce televizyonla, öğretmenden önce medya diliyle tanışıyor. Üstelik çocuklar bu medyayı kendi başına keşfetmiyor; çoğu zaman anne babanın elinden görüyor. Asıl mesele de tam burada başlıyor.
Son 20–30 yılın anne babaları gündüz kuşağı televizyon programlarıyla büyüdü ve şimdi aynı iklimin içinde çocuk yetiştiriyor. Bağırarak konuşmanın normalleştiği, mahremin reyting uğruna kurban edildiği, ihanetin ve çarpık ilişkilerin “eğlence” diye sunulduğu yayınlarla birlikte büyüyen bir kuşak, bugün kendi evinde aynı dili yeniden üretiyor. Ne yazık ki hâlâ üretiyor.
Kim kimi kaçırmış, kim kimin kocasına gitmiş, kayınpederinden hamile kalanlar, baldız-enişte hikâyeleri, travmaların utanç değil “malzeme” olarak sunulduğu sahneler… Büyük şehirlerde bile sindirmekte zorlandığımız bu hikâyelerin, Anadolu’nun en ücra köşelerinde sıradanlaşması ayrı bir trajedi. Bu programları izleyen bir anne baba çocuğuna neyi aktarabilir? Hangi dil, hangi değer, hangi ilişki biçimi normalleşir?
Çünkü medya masum değildir. Medya yalnızca yansıtan bir araç değil, şekillendiren bir güçtür. Toplumu sadece anlatmaz; toplumu kurar. Bugün Türkiye’de gündüz kuşağı programları bir “toplumsal eğitim alanı” haline gelmiş durumda. Ama bu eğitim; kadını rekabete sokan, aşağılayan, sürekli suçlu ya da mağdur ilan eden, teşhir kültürünü olağanlaştıran bir dil üzerinden ilerliyor. Bağırmayı, iftirayı, linci normalleştiren bir atmosferin içinde büyüyen çocuklar, iletişimi de hayatı da bu dilden öğreniyor.
Akşam dizileri de bundan çok farklı değil. Ağa dizileri, aşiret kavgaları, namusun kadının bedeni üzerinden tarif edildiği senaryolar, kadının ya kurban ya entrikacı olduğu ama neredeyse hiç özne olamadığı hikâyeler… Oysa bu toprakların hikâyesi bundan çok daha derin ve çok daha zengin. Biz zengin bir kültürün, güçlü bir tarihin ve köklü bir toplumun çocuklarıyız. Ama ekrandaki anlatı, bu zenginliği değil, tek bir kalıbı yeniden üretmeye devam ediyor.
Bu noktada sık sık duyduğumuz bir cümle devreye giriyor: “Coğrafya kaderdir.” Evet, Türkiye jeopolitik olarak Ortadoğu’nun göbeğinde, kültürel olarak Doğu ile Batı arasında. Gelenek, din, aile yapısı ve tarih bu coğrafyada güçlü. Ama aynı coğrafyada olup medyasını dönüştürebilen ülkeler de var. Güney Kore bir dönem melodram ve şiddet sarmalındayken bugün dizileriyle dünyaya kültür ihraç ediyor. İspanya klişelerden sıyrılıp sosyal meseleleri cesurca işleyen yapımlar üretebildi. İskandinav ülkeleri suç dizilerini bile etik, psikolojik ve toplumsal bir derinlikle anlatmayı başardı. Demek ki mesele coğrafya değil; niyet ve vizyon.
Peki “Kaliteli program izlenmez” iddiası? Bu da büyük ölçüde bir ezber. Doğru olan şu: Alternatif sunulmazsa insanlar mecburen izler. Ekonomik olarak dışarı çıkma imkânı olmayan milyonlar için televizyon hâlâ tek eğlence. Bugün izlenmeyen bir içerik, yarın alışkanlığa dönüşebilir. Bir kişi izler, sonra iki, sonra üç… Eğer kanallar ortak bir yayın etiğinde buluşursa, reklam veren de orada olmak zorunda kalır. Çünkü seçenek yoktur. Bu bir günde olmaz. Bir yılda da olmaz. Ama on yılda bir toplumun dili, bakışı ve beklentisi değişir.
Basın özgürdür ama sorumludur. Medya güçlüdür ama hesap verir. Medyanın görevi yalnızca eğlendirmek değil; düşündürmek, sorgulatmak, empati kurdurmak ve insana insan olduğunu hatırlatmaktır. Bugün yapılmayan tam da budur. Belgeseller prime-time’da neden yok? Eğitici yarışmalar neden “sıkıcı” diye etiketleniyor? Kadını güçlü, üretken, çelişkili ama onurlu gösteren senaryolar neden bu kadar az?
Bir toplum kendine sahip çıkmazsa, başkaları onun dilini, değerini ve yönünü belirler. Emperyalizmin en büyük silahı artık tank değil, ekrandır. Toplumu cahilleştirerek, birbirine düşürerek, değersizleştirerek yönetmek… Ama buna teslim olmak zorunda değiliz. Medya, basın, yapımcılar, yayıncılar bir araya gelip yayın akışını değiştirebilir. Bu bir sansür değil; sorumluluktur. Toplum zamanla uyum sağlar. İzler, öğrenir, dönüşür. Çünkü insan, gördüğü kadar düşünür.
Son söz: Eğitim sadece okulda başlamıyor. Eğitim, sabah açılan televizyonla başlıyor. Akşam izlenen diziyle devam ediyor. Çocuğun dünyayı nasıl algılayacağını belirliyor. Medya bir ülkenin aynası değil, kaderini yazan kalemidir. Ve o kalemi nasıl kullanacağımıza artık karar vermek zorundayız.
Yorumlar
Kalan Karakter: