Yaklaşık iki yıldır siyaset yazmıyorum. Bunu soranlar bile artık sormaktan vazgeçmişti.
Ülkenin geldiği noktaya sessiz bir protestomdu benim.
Ancak, son gelişmeler kalemin biraz yönünü değiştir dedi.
Bakmayın, gönül islerine, kafiye düzenine. Gözüm, kulağım bir yandan siyasi düzende.
Sessizce izliyorum, okuyorum, analiz ediyorum ve bekliyorum.
Bilenler, dilimi de hicvimi de biliyor. Son iki yıldır gelen okurlarım, takipçilerim başka bir kalemi okuyacaklar şimdi.
Dünden beri dünya yine bildik bir sahneyi izliyor.
Orta Doğu yeniden alevli bir satranç tahtasına dönüştü.
Amerika Birleşik Devletleri sahada.
İsrail teyakkuzda.
İran misillemede.
Körfez ülkeleri diken üstünde.
Emperyalizm, güvenlik doktrini, vekâlet savaşları, enerji hatları…
Hepsi yeniden masada.
Ama bu tabloyu anlamak için yalnızca bugüne bakmak yetmez.
İran’da 1979’da başlayan rejim modeli hâlâ bölgenin kaderini belirliyor.
Devrim mi, Teokratik İktidarın Kuruluşu mu?
Ruhullah Humeyni, Şah’a karşı halkın öfkesini arkasına alarak iktidara geldi.
Monarşi devrildi.
Ancak yerine laik, çoğulcu bir cumhuriyet de kurulmadı.
Bu gelişi hazırlayan aktörler şimdi de gidişi hazırlıyor.
Çünkü, emperyalist sistem kendi yarattıkları canavarlara ne zaman kurban edileceğini biliyor.
Ve Şah'ın gidişiyle
“Velayet-i Fakih” doktriniyle devlet, seçilmişlerin değil, dini otoritenin denetimine verildi.
Sandık kaldı ama nihai karar mercii halk olmadı.
Bugün Ali Hamaney aynı sistemin devamıdır.
Seçilmez.
Ömür boyu görevde kalır. (Bazı ülkelerde bu "gölge Sandık-sözde demokrasiyle" yapar !)
Yargı, ordu ve güvenlik aygıtı üzerinde belirleyici etkiye sahiptir.
Şu an bizim şükür ve minnetle yaşadığımız topraklarda;
Kemalist ilkeye göre egemenlik kayıtsız şartsız milletindir.
İran modelinde ise egemenlik, ilahi yorumu temsil ettiğini iddia eden bir makamın gölgesindedir.
Kadınların yaşam biçimine devlet müdahale ediyorsa,
Protesto eden gençler idam tehdidiyle karşılaşıyorsa,
Adaylar sandığa gitmeden eleniyorsa…
Bu bir “Cumhuriyet tartışmasıdır"
Peki Bu Saldırılar Neden?
Amerika Birleşik Devletleri için mesele demokrasi değil; güç dengesi.
İran’ın nükleer kapasiteye yaklaşması
İsrail’e yönelik tehdit algısı
Devrim Muhafızları aracılığıyla bölgesel yayılma
Enerji yollarının güvenliği
Washington’ın amacı İran’ı devirmekten çok sınırlamak olabilir.
Ama tarih gösteriyor ki dış baskı arttıkça içeride rejimler milliyetçi söylemle daha da sertleşir.
Rejim Değişir mi?
Sürgündeki Rıza Pehlevi zaman zaman alternatif olarak gösteriliyor.
Fakat İran, güçlü güvenlik yapısı ve ideolojik devlet aygıtıyla dışarıdan kolay devrilecek bir ülke değil.
Rejim değişimi dış müdahaleyle değil, içeriden dönüşümle olur.
Türkiye Nerede Durmalı?
Türkiye için en tehlikeli senaryo İran’ın kaosa sürüklenmesidir.
Doğu sınırında istikrarsız bir İran; güvenlik, göç ve mezhep dengeleri açısından ciddi risk demektir.
Kemalist devlet aklı şunu söyler:
Ne teokratik rejimin arkasında saf tutmak,
ne de emperyal müdahalenin taşeronu olmak.
Laiklik, ulusal egemenlik ve bölgesel denge…
Türkiye’nin pusulası budur.
Son söz
Şah diktaydı diyerek başlayan devrim,
dinî otoritenin gölgesinde kalıcı bir iktidara dönüştü.
Bugün atılan füzeler, yapılan misillemeler, açıklanan tehditler…
Bunlar buzdağının görünen kısmı.
Asıl mesele şudur:
Bir ülkenin kaderi sandıkla mı belirlenir,
yoksa kutsallık zırhına bürünmüş, eleştirilemez ilan edilmiş bir otorite tarafından mı?
Bir devlet, yurttaşına hesap verir mi,
yoksa yurttaş devlete itaatle mi yükümlü kılınır?
İran’da tartışılan şey yalnızca dış müdahale değildir.
Tartışılan şey, devletin kaynağının millet mi yoksa ideoloji mi olduğudur.
Emperyalizm çıkarı için müdahale eder.
Teokratik iktidar ise meşruiyetini sorgulatmamak için kutsallığa sığınır.
Biri dışarıdan baskı kurar,
diğeri içeride itaat üretir.
Ve bedeli hep halk öder.
Orta Doğu yine ateş çemberindeyken mesele füze değil;
mesele, korkuyla yönetilen toplumların kaderidir.
Egemenlik gerçekten milletin olmadıkça,
ne devrim devrimdir
ne de direniş özgürlük getirir.
Yorumlar
Kalan Karakter: