ABD Başkanı Donald Trump ikinci kez göreve geldiğinde büyü bir kesim aşırı hırslı ve yapmak istediği her ne varsa onu kazanabilmek için tüm gücünü kullanacağından eminde. Daha başkanlık seçimi mitinglerinde yaşanan kendisine yönelik suikast girişiminden kıl payı kurtulmuş bir başkan adayının daha kontrollü olmasını beklerken o tam tersi bir davranış sergileyerek ısrarla istediği ikinci dönem ADB Başkanlığı seçimini kazançış oldu.
Peki Trump için herşey istediği gibi giderken ABD başta olmak üzere tüm dünya bu seçim galibiyetinin nelere mal olacağını asla ön göremezdi.
Şimdi genel bir analiz yaparak başlayalım.
Trump’ın 2025’teki ilk büyük hamlesi, müttefik-düşman gözetmeksizin başlattığı ekonomik savaş oldu. Çin’e uygulanan %155’e varan devasa gümrük vergileri, küresel tedarik zincirlerini kökünden sarstı. Sadece Pekin değil, Avrupa Birliği de bu "ekonomik milliyetçilikten" nasibini aldı. Trump’ın Brüksel’i Amerikan LNG’sine mahkûm eden ve ticaret dengelerini Washington lehine çeviren hamleleri, transatlantik ittifakın "duygusal" bağlarını tamamen kopardı. Artık diplomasi, ortak değerlerle değil, ödenen faturalarla ölçülür hale geldi.
Gazze’nin Trajedisi ve "Katar Şoku"
2025, Gazze’de yaşanan insani yıkımın ve soykırım iddialarının gölgesinde geçti. Yaşanan vahşet o kadar büyüktü ki dünyanın dört bir yanında her kesimden hatta İSrail içerisinden bile yüksek sesle bu katliamı durdurun çağrıları yükseldi. Bu yaşananların ardından Trump Ekim 2025’te "Gazze Barış Planı", devreye soktu. Bu plan bölgenin kontrolünün fiilen ABD gözetimine geçmesini öngörse de, insani krizin yaraları hala çok derin ve kısa vade de kapanacak gibi görünmüyor. Ancak bu süreçteki en büyük sarsıntı, Eylül ayında İsrail’in Katar’ın başkenti Doha’da Hamas müzakere heyetine yönelik gerçekleştirdiği hava saldırısı oldu. Trump’ın "Benim kararım değildi, Netanyahu’nun seçimiydi" diyerek araya mesafe koyması, Orta Doğu’daki müttefiklik dengelerinin ne kadar kırılgan olduğunu bir kez daha kanıtladı.
Kafkasya’da Tarihi İmza: Aliyev ve Paşinyan Beyaz Saray’da
Yılın belki de en "beklenmedik" başarı hikayesi Kafkasya’dan geldi. Ağustos 2025’te, Trump’ın arabuluculuğunda Azerbaycan Cumhurbaşkanı İlham Aliyev ve Ermenistan Başbakanı Nikol Paşinyan, Beyaz Saray’da tarihi bir barış anlaşmasına imza attılar. Bu, Rusya’nın bölgedeki etkisinin zayıfladığı bir dönemde Trump’ın hanesine "büyük bir diplomatik zafer" olarak yazıldı. Zengezur Koridoru’ndan toprak bütünlüğüne kadar birçok kritik başlıkta sağlanan bu uzlaşı, Trump’ın "iş bitirici" tarzının en somut örneğiydi.
Maduro Operasyonu ve 17 Mart Bekleyişi
Takvimler 3 Ocak 2026 sabahını gösterdiğinde, sadece Latin Amerika değil, dünya siyaseti de geri dönülemez bir eşiği geçti. Donald Trump’ın talimatıyla gerçekleşen ve adeta bir Hollywood gerilimini andıran "Mutlak Kararlılık" (Operation Absolute Resolve) operasyonu, Venezuela Devlet Başkanı Nicolás Maduro ve eşi Cilia Flores’i Caracas’taki konutlarından alıp New York’taki bir federal mahkeme salonuna taşıdı.
Bu, sadece bir "operasyon" değil; uluslararası hukukun, egemenliğin ve Washington’ın "dünya jandarmalığı" rolünün yeniden tanımlandığı bir milattır.
Kelepçeli Bir Devlet Başkanı: İnsani ve Siyasi Sarsıntı
5 Ocak'ta New York'taki ilk duruşmada karşılaştığımız manzara hafızalardan silinecek gibi değil. Bir yanda "narko-terörizm" ile suçlanan, üzerinde lacivert mahkûm tulumuyla kendisini "savaş esiri" ilan eden bir Maduro; diğer yanda operasyon sırasında yaralandığı belirtilen, alnı sargılı eşi Cilia Flores...
Trump yönetimi bu hamleyi "cerrahi bir kolluk operasyonu" olarak sunsa da, bir devlet başkanının askeri güçle başka bir ülkeye "paket dâhilinde" getirilmesi, müttefiklerden rakiplere kadar herkesin uykusunu kaçırdı. Bu sadece Maduro’nun yargılanması değil; "Kurallara dayalı dünya düzeni"nin, yerini "Trump usulü icraata" bırakmasıdır.
17 Mart: Hukukun mu, Gücün mü Zaferi?
Mahkeme salonunda yankılanan "Ben masumum, bu bir kaçırmadır" çığlıkları, 17 Mart 2026’da yapılacak ikinci duruşmaya kadar dinmeyecek. Savcılık, Maduro’yu on binlerce ton kokaini ABD’ye sokan bir şebekenin lideri olmakla suçluyor. Ancak asıl tartışma, bir yabancı devlet başkanının ABD mahkemelerinde yargılanıp yargılanamayacağı etrafında dönüyor.
Trump’ın bu hamlesi, sadece Venezuela’nın petrol yataklarına veya iç siyasetine bir müdahale değil; aynı zamanda Pekin, Moskova ve Tahran’a verilmiş çok sert bir ültimatomdur: "Arka bahçemde artık kuralları ben koyuyorum." anlamı da taşıyor.
Kim Güvende?
Washington, Venezuela’yı "güvenli bir geçiş sağlanana kadar" bizzat yöneteceğini ilan ederken, dünya aslında çok tehlikeli bir emsalin doğuşuna tanıklık ediyor. Maduro operasyonuyla Trump, diplomasi masasını devirip yerine bir mahkeme kürsüsü kurdu.
17 Mart’taki ikinci duruşma, sadece bir narko-terörizm davası olmayacak; aynı zamanda 21. yüzyılın kalanında devlet egemenliğinin ne kadar "değerli" (veya değersiz) olduğunu gösterecek bir sınav olacak. Trump gerçekten dünyaya meydan okuyor ve şu an için karşı taraftan gelen tek ses, şaşkınlık dolu bir sessizlik.
Sizce bir devlet başkanının bu şekilde yargılanması adaletin tecellisi mi, yoksa uluslararası sistemin sonu mu? 17 Mart'ta Manhattan'da verilecek karar, hepimizin geleceğini şekillendirecek.
Yorumlar
Kalan Karakter: