Reflekse dönüşmüş hareketlerle önündeki üst üste yığılı tabakları çöpe boşaltan görevliye gözüm takıldı. Sonra da tabaklardan çöpe giden yiyecek artıklarına... Ellenmemiş kocaman beyaz peynir dilimleri, hesapsızca tabağa doldurulmuş zeytinler, kabuğu soyulup beyazından sarısı görünen haşlanmış yumurtalar ve aç gözünü doyurmaktan nasibini alamadan tabağını gereğinden fazla dolduranların önünde bıraktığı çeşit çeşit kahvaltılıklar... Hem de en kalitelisinden...
Bu gördüğüm, beş yıldızlı bir otelin en az iki yüz kişilik yemek salonunda, bir günlük açık büfe kahvaltı saatinde oluşan ve sadece on beş kadar tabağın manzarasıydı. Ya diğer tabaklar? Ya senenin üç yüz altmış beş günü? Ya ülkedeki irili ufaklı diğer oteller, restoranlar ve ne yazık ki evler... Gözünü sevdiğim memleketimde yavan simidini martılarla paylaşıp karnını yarım yamalak doyuran vatandaşın varlığına hangi ara bu denli duyarsız olduk? Nerede kaldı, "Komşusu açken kendisi tok yatan bizden değildir." dediğimiz günler?
İsraf sadece sofralarda mı? Bir sezonda aldığımız ihtiyaç fazlası sayısız kıyafete, ayakkabıya ne demeli? Ya renginden gönlümüz geçti diye değiştirdiğimiz sapasağlam eşyalara... Yürüyerek işine gidebilecekken lüks araçlarını gereksiz yere kullananların, ithal spor kıyafetleriyle doldurduğu spor salonları...
Gelgelelim, tüketim ve israfta bu denli ileri gitmiş insanoğlunun duygusal boyutu da en az o kadar pinti ve duyarsız oldu. Bundan elli yıl önce kocasının eprimiş gömlek yakasını ters yüz edip yeniden diken, ama tenceresindeki yemeği kokusu komşuya gitti diye onunla paylaşan kadınlar, yerini "Bunu ben kazandım, öyleyse istediğim gibi saçarım." diyen modern çağın doyumsuz bireylerine bıraktı.
Oysa israf sadece bir çöp tenekesini doldurmakla kalmıyor; insanlığın geleceğini, emeği ve en önemlisi vicdanı kemiriyor. Kaynakları fütursuzca tüketirken dünyanın bir ucundaki (ve bazen hemen yanı başımızdaki) insanların temel haklarını gasp ediyoruz. Doğanın bize sunduğu sınırlı zenginliği hoyratça yok ederek kendi sonumuzu kendi ellerimizle hazırlıyoruz. Gelecek nesillere bırakacağımız tek şey, içi boşalmış bir dünya ve devasa çöp dağları oluyor.
Kızılderili şefinin o meşhur sözü ne kadar da manidar: "Son ağaç kesildiğinde, son nehir zehirlendiğinde, son balık tutulduğunda beyaz adam paranın yenmeyen bir şey olduğunu anlayacak."
Ama durun, hakkını yemeyelim. Bizim modern insanımız çok daha pratik bir çözüm buldu! Parayı yiyemeyeceğini anladığı an, muhtemelen onu da en lüks restoranda "görsel bir şölen" niyetine tabağına doldurup yarısını bile bitirmeden çöpe yollayacaktır. Ne de olsa mühim olan doymak değil, o açık büfe tabağının sosyal medyadaki ihtişamlı duruşudur, öyle değil mi? Afiyet olsun, şifa olmasın!
Yorumlar 1
Kalan Karakter: