Yazdıklarımı okurlar mı bilmiyorum ama bildiğim tek şey var; hayattaki en büyük isteğim, anne ve babamın benimle gurur duymasıydı. Onlara layık, hayırlı bir evlat olabilmekti. Çocukluğumdan bugüne attığım her adımda, aldığım her kararda, içimde hep aynı ses vardı: "Onları mahcup etme."
Sanırım bugüne kadar da bunun için elimden geleni yaptım. Fakat insanın hayatında öyle zamanlar geliyor ki, anne ve babasının üzülebileceğini bile bile, kalbinin doğru bildiği yoldan yürümek zorunda kalıyor. Çünkü insan bazen başkalarını mutlu ederek değil, vicdanını susturmayarak huzur buluyor. İnandığın doğrular uğruna yaşamak, her gece başını yastığa koyduğunda yaptıklarından dolayı pişmanlık duymamak ve kendine yabancılaşmadan yaşayabilmek… İşte bunun değeri hiçbir şeyle ölçülemiyor.
İlk başlarda bu değişim hiç kolay olmadı. Defalarca kendime, "Acaba yanlış mı yapıyorum?" diye sordum. Kendimi duyurabilmek için bazen sesimi yükselttim. Çünkü yıllarca hep başkalarını dinleyen bir insan, ilk kez kendi sesini duyurmaya çalıştığında bunu nasıl yapacağını bilemeyebiliyor. Bugün anlıyorum ki sesim yüksek çıkıyordu ama aslında tek istediğim, ilk kez gerçekten duyulmaktı.
Ve her sorgulamamın sonunda yine kalbimi dinledim. Çünkü insanın vicdanı sustuğunda değil, huzur bulduğunda doğru yolda olduğunu hissediyor. Benim de en büyük dayanağım bu huzurdu. Her korkumun, her kaygımın sonunda bana yeniden güç veren şey, içimdeki sessiz ama kararlı histi. Aslında değişen sevgim değildi. Ben yine anne ve babamın evladıydım. Onları eskisi kadar, belki de daha fazla seviyordum. Sadece artık "hayır" demeyi öğreniyordum. Önce anne ve babama, sonra kurduğum aileme, sosyal çevreme, iş arkadaşlarıma... Kısacası herkese. Çünkü yıllarca başkalarını kırmamak için kendinden vazgeçen insan, bir gün kendi sesini duyduğunda bunun adı değişmek sanılıyor.
Çevremdeki insanlar bunu fark etti. "Sen çok değiştin." diyenler oldu. Kimileri hiçbir şey söylemedi ama gözlerinden düşündüklerini okuyabiliyordum. Belki kelimeler boğazlarına düğümlendi, belki de beni yargılamak yerine anlamayı seçtiler. Oysa değişen karakterim değildi. Değişen, artık kendi hayatımın sorumluluğunu almaya başlamamdı.
İnsan birey olduğunu hissettiğinde, yaşı kaç olursa olsun yeniden doğuyor. Kimisi bunu yirmili yaşlarında öğreniyor, kimisi kırkında, ellisinde... Kim bilir, belki de bazıları ömür boyu bunu hiç fark edemiyor. Oysa hayatın en büyük gerçeği çok sade: Bu dünyaya tek başımıza geliyoruz, tek başımıza gidiyoruz. Yaptığımız her seçimin, söylediğimiz her sözün, sustuğumuz her anın sorumluluğunu da sonunda yalnızca kendimiz taşıyoruz.
Bütün bunların içinde değişmeyen tek gerçek ise anne ve babamızın yeridir. Onlar, bizi hiçbir şart öne sürmeden, hiçbir karşılık beklemeden seven ilk insanlar. Dünyaya gözlerimizi açtığımız andan itibaren bize yuva olan, düştüğümüzde elimizden tutan, mutlu olduğumuzda bizden daha çok sevinen insanlar... Anne karnında bize hayat veren o görünmez bağ, doğduğumuz gün kesilen göbek bağıyla bedenen sona erer belki; ama ruhumuzdaki bağı hiçbir bıçak kesemez. O bağ ömür boyu bizimle yaşar.
Bu yüzden anne ve babaya duyulan sevgi, hayatımız boyunca eksilmemesi gereken en kıymetli duygudur. Onlara saygı göstermek, ihtiyaç duyduklarında yanlarında olmak, dualarını almak ve gönüllerini hoş tutmak bizim en büyük sorumluluklarımızdan biridir. Tıpkı onların bize duyduğu sorumluluğun hiçbir zaman bitmediği gibi...
Ama sevginin bir başka yüzü daha vardır. Sevmek, sahip olmak değildir. Sevmek, karşındaki insanın büyümesine izin verebilmektir. Anne babalar çocuklarını yürümeyi öğretirken nasıl ellerini yavaş yavaş bırakıyorsa, hayatın ilerleyen yıllarında da onların kendi kararlarını almasına güvenebilmelidir. Çünkü çocuklar sadece büyümez; düşünür, değişir, hata yapar, öğrenir ve sonunda kendi hayatının sahibi olur.
Bireyselleşmek; anne babayı sevmemek değildir. Onlara sırt çevirmek hiç değildir. Tam tersine, onların bize emanet ettiği hayatın sorumluluğunu alabilmektir. İnsan kendi ayakları üzerinde durabildiğinde, aslında anne babasının emeklerine en büyük teşekkürünü etmiş olur. Çünkü yetiştirdikleri çocuk artık kendi vicdanıyla yürüyebilen bir insandır.
Bir gün bizler de anne baba olduğumuzda aynı sınavdan geçeceğiz. Belki çocuklarımızın bazı kararlarını anlamayacağız, belki kaygılanacağız, belki geceler boyu onlar için dua edeceğiz. Ama yine de onların kendi yollarını çizmelerine izin vermeyi öğrenmek zorunda kalacağız. Çünkü gerçek sevgi, zincir olmak değil; güvenli bir liman olabilmektir.
Kalpler birbirinden soğumamalı. Fikirler değişebilir, hayatlar farklı yönlere gidebilir, nesiller birbirini anlamakta zorlanabilir. Ama biraz anlayış, biraz empati ve bolca sevgi varsa, hiçbir mesafe aile bağlarını koparamaz. İnsan bazen sadece anlaşıldığını hissetmeye ihtiyaç duyar. Anne ve babamızın büyüdüğü dünya ile bizim yaşadığımız dünya aynı takvimin içinde görünse de aslında bambaşka zamanlardır. Onların doğruları kendi dönemlerinin şartlarında şekillendi; bizim doğrularımız ise bugünün dünyasında anlam buluyor. İşte bu yüzden nesiller arasındaki en büyük köprü, birbirini değiştirmeye çalışmak değil, birbirini anlamaya çalışmaktır.
Hz. Ali'ye atfedilen şu sözün ne kadar derin bir anlam taşıdığını yıllar geçtikçe daha iyi anlıyorum: "Çocuklarınızı kendi zamanınıza göre değil, onların yaşayacakları çağa göre yetiştirin." Çünkü her neslin imtihanı farklıdır. Her çağın doğruları, korkuları ve mücadeleleri değişir. Değişmeyen tek şey ise, sevgidir.
Dilerim hiçbir anne baba, çocuğunun birey olmasını sevgisinin eksilmesi olarak görmez. Hiçbir evlat da anne babasının kaygısını baskı sanmaz. Çünkü ikisinin de özünde aynı duygu vardır: ''Sevgi...''
Anne babalar çoğu zaman sevgisizlikten değil; korkularından, koruma içgüdülerinden ve yıllarca taşıdıkları sorumluluk duygusundan dolayı çocuklarını kendi doğrularının içinde tutmak isterler. Bazen bu korkuların arasına, istemeden de olsa "Elâlem ne der?" düşüncesi de karışır. Oysa elâlem, yaşanan acıları da mutlulukları da bizimle paylaşmaz. Hayatımızın yükünü de bizim yerimize taşımaz.
Anne ve babalar için çocuğunu korumak da en doğal içgüdüdür. Ancak zaman gelir, korumak ile tutmak arasındaki çizgi çok ince bir hâl alır. Çünkü gerçek sevgi; korkuların, kaygıların ve "Elâlem ne der?" endişesinin önüne geçerek evladını olduğu gibi kabul edebilmek, onun kendi kararlarına güvenebilmek ve hangi yolu seçerse seçsin duasını eksik etmeden arkasında durabilmektir.
Ben bugün hâlâ aynı evladım. Anne ve babasını dün nasıl seviyorsam bugün de öyle seviyorum. Yarın da öyle seveceğim. Sadece artık onların bana öğrettiği dürüstlükle, vicdanla ve cesaretle kendi hayatımı yaşamayı öğreniyorum ve biliyorum ki gerçek aile; herkesin aynı düşündüğü yer değil, farklı düşüncelere rağmen birbirinin elini bırakmadığı yerdir.
Çünkü sevgi, insanı kendine benzetmeye çalıştığında değil; kendi doğrularını yaşamasına izin verdiğinde, düştüğünde yanında olduğunu hissettirdiğinde ve her şeye rağmen "Ben senin annenim, ben senin babanım." diyebildiğinde en güzel hâline ulaşır.
Bircan Akdağ
Yorumlar
Kalan Karakter: