İşte en huzurlu an, kalabalığın içinde baş başasın kendinle. Gürültünün ortasında bile sana ait bir sessizlik var; kimsenin dokunamadığı, kimsenin bozamadığı bir iç dünya. Kulağında en sevdiğin melodi çalarken zaman sanki yavaşlıyor, adımların hafifliyor. Güneş, olabildiğince parlak; sadece gökyüzünü değil, içini de aydınlatır gibi. Sanki yüreğindeki umutları usul usul okşuyor, “devam et” diyor, “henüz bitmedi.”
Etraf, doğanın cömertliğine teslim olmuş… Renkler birbirine karışıyor ama hiçbiri diğerini bastırmıyor. Toprağın kokusu, insanın içini tanıdık bir huzurla dolduruyor; sanki çocukluğundan bir anı, sanki unutulmuş bir masal yeniden hatırlanıyor. Rüzgâr hafifçe yüzüne değdiğinde, yaşadığını bir kez daha hissediyorsun. Ve o an anlıyorsun; aslında sahip olduklarımız çoğu zaman fark etmediklerimizden ibaret.
Ne kadar çok şükredecek şey var ama gerçekten fark edebilen için. Nefes alabilmek mesela; her an kendiliğinden gelen ama bir o kadar kıymetli olan o şey. Görebilmek; bir ağacın yaprağını, bir çocuğun gülüşünü, gökyüzünün tonlarını… Duyabilmek; bir kuşun sesini, sevdiğin bir melodiyi, birinin içten “nasılsın” deyişini ve hissedebilmek, belki de en derini bu; hem sevinci hem acıyı, hem umudu hem kırgınlığı içinde taşıyabilmek.
Bir işin olması, sabah uyanmak için bir nedeninin olması, hayallerini gerçekleştirebilmek için emek verebilmek. Belki yorucu, belki zor ama bir o kadar da anlamlı. Sevdiklerin için yemek yapabilmek, onların doymasını, mutlu olmasını görmek… “Emanet” dediğin o canların varlığıyla hayatın başka bir boyut kazanıyor. İnsan bazen bunların sıradan olduğunu sanıyor, oysa en büyük zenginlik tam da burada saklı.
Belki de insanın kendine verebileceği en büyük hediye, günün içinde birkaç dakikalık bir durak. Sadece durup nefes almak, gerçekten nefes aldığını fark etmek. İçine çektiğin havanın göğsünü doldurduğunu, sonra yavaşça bıraktığını hissetmek. O kısacık anlarda hayatın telaşı biraz geri çekiliyor ve geriye sadece “var olmak” kalıyor.
Elbette yok mu sorunlar, yok mu gözyaşları ,var. Hayat, sadece güzel anların toplamı değil. Ama nasıl ki her yazın ardından bir kış geliyorsa, her gecenin ardından bir sabah doğuyorsa; hiçbir zorluk da sonsuza kadar sürmüyor. Kış, yerini mutlaka bahara bırakıyor. Gece, en karanlık anında bile sabaha en yakın olduğu noktada duruyor. Bu yüzden acı da kalıcı değil, tıpkı mutluluk gibi, hepsi geçiyor, hepsi dönüşüyor.
Belki de hayatın en derin anlamı burada saklı: ‘’Tezatların içinde bir denge kurabilmek’’. Acıyla yoğrulmuş bir gülümsemenin değeri, hiç acı çekmemiş bir mutluluktan daha gerçek oluyor. Çünkü insan, eksik parçalarıyla tamamlanıyor; kırıldıkça öğreniyor, düştükçe kalkmayı anlıyor.
Ve biz, bütün bu karmaşanın, bu iniş çıkışların içinde bir anlam arıyoruz. Bazen buluyoruz, bazen kaybediyoruz ama yine de yürümeye devam ediyoruz. Çünkü hayat, sadece yaşanılan değil; fark edilen, hissedilen ve anlam verilen bir yolculuk. İşte bu yüzden buna ,‘’hayat ‘’diyoruz.
Bircan Akdağ
Yorumlar 1
Kalan Karakter: