Bazen insanı en çok yaralayan şey, bir sözün kendisi değil; o sözün ardındaki niyettir. Hafife alındığını hissetmek… “O zaten uyum sağlar, o bir şey demez” cümlesinin içine sıkışıp kalmak… Sanki bir insan değil de, kolay yönetilen bir alışkanlıkmışsın gibi görülmek… İşte asıl kıran yer burasıdır. Çünkü insan, kendini bilendir. Kendi kalbinin kıymetini, içindeki iyiliğin nereden geldiğini hissedendir. Aynaya baktığında sadece yüzünü değil, gözlerinin arkasındaki o çocuğu görebilendir insan. O çocuk ki hâlâ temiz, hâlâ kırılgan ama bir o kadar da inatla iyi kalmaya çalışan…Ve belki de en acı olan şu: Sen zaten biliyorsun kim olduğunu. Kalbinde ne taşıdığını biliyorsun. Ama biri gelip seni, senin bildiğin yerden değil, işine geldiği yerden tanımlayınca… işte orada bir şey sızlıyor. Çünkü yanlış anlaşılmak değil bu; eksik görülmek.
İnsan bazen iyiliğiyle sınanır. “Ben kalbimi bozmayacağım” dediğin her an, hayat seni o sözün ağırlığıyla karşı karşıya bırakır. Sanki bir yerden sonra hayat şöyle der: “Emin misin?” Ve sen her defasında yeniden seçmek zorunda kalırsın, kırılmamayı değil, kırılıp da sertleşmemeyi. İşte tam o noktada bir çatışma başlar içinde. Bir yanın haykırmak ister:
“Ben kötü biri değilim!”
Diğer yanın ise daha sessiz ama daha derin konuşur: “Bunu bilmen yeter…”
Ama yetmez bazen. Çünkü insan, sadece kendine değil, değer verdiği insanların gözünde de doğru anlaşılmak ister. Değer verdiğin birinin seni yanlış bir yere koyması, yabancı birinin söylediklerinden daha çok acıtır. Çünkü sen onun sözlerine kapını açmışsındır. Onu seçmişsindir. Ve o seçim, seni etkilenebilir kılar. İşte burada bir eşik var: Kulaklarını ne kadar açık bırakacaksın?
Her sözü içeri alırsan, kalbin kalabalıklaşır. Her düşünceye değer verirsen, kendi sesini kaybedersin. Belki de öğrenmen gereken şey bu… Her duyduğunu kalbine almamak. Herkesi, kendi gözünle değil, olduğu haliyle görmek. Ve en önemlisi: Herkese verdiğin değeri, kendinden eksilterek vermemek. Çünkü senin içindeki o iyi insan korunmaya muhtaç. Ama başkalarından değil, bazen senden bile. Onu ya başkaları kullanır, ya sen onu ispat etmeye çalışırken tüketirsin.
Oysa iyilik, ispat edilmez. Yaşanır. Belki de bu yaşadığın şey bir kırılma değil, bir uyanış. İyiliğini kaybetmeden, sınır çizmeyi öğrenmenin başlangıcı. Yumuşak kalıp, ezilmemeyi öğrenmenin yolu ve günün sonunda yine aynaya döndüğünde… Eğer gözlerinin içine bakabiliyorsan, eğer o çocuğa hâlâ “biz iyiyiz” diyebiliyorsan işte o zaman gerçekten kaybetmemişsindir.
Şimdi kendine şu soruyu sor: ''Ben kalbimi koruyarak mı yaşayacağım, yoksa herkese açarak mı kaybedeceğim? ''Cevap mı, zaten içinde...
Bircan Akdağ
Yorumlar 1
Kalan Karakter: