Hayat bize sayılı günler armağan eder. Her yeni sabah, geri gelmeyecek bir ömür parçasıdır. Bu yüzden bazen kendimize şu soruyu sormamız gerekir: ‘’Hiçbir şey yapmadan geçen zaman gerçekten kayıp mıdır, yoksa ruhun sessizce nefes aldığı kıymetli bir mola mı?’’ Çünkü dinlenmek başka, tembellik başkadır. Dinlenmek; yorulan bedenin, ağırlaşan zihnin ve incinen kalbin kendini onarmasına izin vermektir. Tembellik ise insanın yapabileceğini bildiği hâlde sürekli ertelemesi, kendi ışığını söndürmesine seyirci kalmasıdır.
Ruh, zaman zaman sessizliğe ihtiyaç duyar. Ama sessizlik, sonsuza kadar içinde kalınacak bir durak değildir. Çünkü su akmadığında durgunlaşır, insan da üretmediğinde içindeki canlılığını yavaş yavaş kaybetmeye başlar. Belki de hayat bizden sürekli koşmamızı istemiyor. Sürekli üretmemizi, herkesten önce olmamızı ya da durmadan mücadele etmemizi de beklemiyor. Hayat bazen yalnızca kendi ritmimizi bulmamızı istiyor. Ne başkalarının hızına yetişmeye çalışmak ne de başkalarının yavaşlığına özenmek... Çünkü her insanın zamanı da yolu da farklıdır.
Peki hayatımızı kime göre planlamalıyız? Kendimize göre mi, yoksa sorumluluğunu taşıdığımız insanlara göre mi? Belki de cevap ikisinin tam ortasındadır. Kendini tamamen unutup yalnızca başkaları için yaşamak, zamanla insanın içini boşaltır. Sadece kendini düşünmek ise bağlarımızı zayıflatır. Denge; hem kendi ruhuna iyi bakabilmek hem de hayatına dokunduğun insanların sorumluluğunu sevgiyle taşıyabilmektir. Çünkü boş bir kaptan kimseye su verilemez. Önce kendi ruhunu besleyen insan, çevresine de umut olabilir. Her insan bu dünyaya bir anlamla gelir. Hiç kimse fazlalık değildir,h
içbir yaşam tesadüf değildir. Hepimizin içinde keşfedilmeyi bekleyen sessiz bir tohum vardır. Kimi insanın tohumu şefkattir, kimi insanın bilgidir, kimi sanatla, kimi emekle, kimi annelikle, kimi öğretmekle, kimi iyileştirmekle yeşerir. Önemli olan başkasının bahçesine bakmak değil; kendi toprağını sabırla işlemektir. Peki o saklı potansiyel nasıl ortaya çıkar? Önce kendimizi gerçekten dinleyerek... Kalabalıkların sesini biraz kısıp, içimizden yükselen o ince sesi fark ederek. Bizi neyin heyecanlandırdığını, hangi işi yaparken zamanın nasıl geçtiğini anlamaya çalışarak. Hata yapmaktan korkmadan yeni yollar deneyerek. Çünkü potansiyel, bekleyerek değil; küçük ama kararlı adımlar atarak açığa çıkar.
Farkındalık, tam da burada bize yol gösterir. Anda kalabilmek; geçmişin pişmanlıklarıyla geleceğin kaygıları arasında savrulmak yerine, bugünün değerini görebilmektir. Bir çiçeğin açışını fark etmek, bir fincan çayın sıcaklığını hissetmek, sevdiklerimizin sesini gerçekten duymak, kendi nefesimizi bile şükranla karşılayabilmektir. Farkındalık, hayatı yavaşlatmaz; aslında onu ilk kez gerçekten yaşamamızı sağlar. Unutmayalım ki insan, yalnızca hedefe ulaştığında değil; yolda yürürken de büyür. Her gün atılan küçük bir adım, bir gün dönüp bakıldığında kocaman bir değişimin başlangıcı olur. Öyleyse ne sürekli koşmaktan tükenelim ne de olduğumuz yerde kalıp hayattan vazgeçelim. Gerektiğinde dinlenelim, gerektiğinde cesaretle yürüyelim. Kendimizi başkalarıyla değil, dün olduğumuz insanla kıyaslayalım. Çünkü gerçek başarı; en önde olmak değil, her gün kendimizin daha iyi bir hâline yaklaşabilmektir.
Eski bir Kızılderili anlatısı vardır... Derler ki; günlerce süren uzun bir yolculuğun ardından kabile aniden durur. Gençler şaşırır. "Neden durduk? Daha gideceğimiz çok yol var." Yaşlı bilge, ufka bakarak sakin bir sesle cevap verir: "Çünkü çok hızlı yürüdük... Şimdi gölgemizin bize yetişmesini bekliyoruz." O gölge, aslında insanın ruhudur.Hayat da bize bunu fısıldıyor belki... Sabahın telaşı, bitmeyen işler, yetişilecek hedefler, kurulacak hayaller... Durmadan koşuyoruz. Bir yere varacağımızı sanırken, bazen kendimizden uzaklaşıyoruz. Bedenimiz ilerliyor ama ruhumuz geride kalıyor. İşte tam da bu yüzden bazen durmak gerekir. Sessizce oturmak, gökyüzünü izlemek,çocukların kahkahasını dinlemek,rüzgarın sesini ,toprağa, ağaca, yağmura dokunmak...Bunlar zaman kaybı değildir,ruhun yeniden nefes aldığı anlardır. Dinlenmek; vazgeçmek değildir, yavaşlamak; geri kalmak değildir, kendine zaman ayırmak; tembellik değildir.Asıl tembellik; ruhunun sesini hiç duymadan ömrünü tüketmektir.Fakat dinlenmek de bir ömür boyu beklemek değildir.Çünkü yaşam, harekettir. Kaplumbağayı düşün...Hiç acele etmez, kimseyle yarışmaz. Ama yolundan da vazgeçmez.Her adımı küçük görünür; fakat o küçük adımlar onu mutlaka varacağı yere ulaştırır.
Belki de hayat bizden ne sürekli koşmamızı istiyor ne de olduğumuz yerde kalmamızı... Bize düşen; ne zaman duracağımızı, ne zaman yürüyeceğimizi bilmektir. Ruhumuz geride kaldığında biraz beklemek, ruhumuz yetiştiğinde yeniden umutla yürümek...Çünkü insanın en güzel yolculuğu, gölgesiyle, ruhuyla ve kalbiyle birlikte yürüdüğü yolculuktur.
Ve unutma...
Hayat bir yarış değil, bir yolculuktur. Önemli olan en önce varmak değil; vardığında hâlâ kendin olarak kalabilmektir. Belki de insanın en büyük görevi de, dünyayı değiştirmekten önce kendi özünü keşfetmektir. Çünkü kendi ışığını bulan bir insan, farkında olmadan başkalarının da yolunu aydınlatır.
Bircan Akdağ
Yorumlar 2
Kalan Karakter: