Yıllarca emek harcayıp emeklilik hayali kuran ve sonrasında sadece huzurlu, keyifli bir hayat sürmek için sabırla bekleyen insanların, emekli olduktan kısa bir süre sonra hastalanmalarını hep düşünmüşümdür. Neden diye...
İnsan, onca yıl belki mecburiyetten gittiği işi, belki de büyük bir sevgiyle yaptığı mesleği sabırla sürdürür. Takvim yapraklarını tek tek eksiltirken hep aynı hayale tutunur: "Bir gün emekli olacağım... Artık kendime zaman ayıracağım. Gezeceğim, dinleneceğim, yıllardır ertelediğim hayalleri gerçekleştireceğim." Sabahın erken saatlerinde çalan alarmlar, bitmek bilmeyen sorumluluklar, yetişilmesi gereken işler, ödenmesi gereken faturalar derken hayat, yaşanmaktan çok yetiştirilmeye çalışılır. İnsan, bugünü yarına emanet ederek ömrünü tüketir.
Sonra beklenen gün gelir. Alarm susar, telaş biter, yıllardır özlemi çekilen özgürlük kapıyı aralar. Fakat bazen tam da o anda beden, yıllardır sessizce taşıdığı yükü dile getirmeye başlar. Sanki görevini tamamlamış gibi, yıllarca ertelenen yorgunluklar birer birer gün yüzüne çıkar. Çünkü insan yalnızca bedeniyle değil, ruhuyla da yorulur. Çalışırken sorumluluklar, koşuşturmalar ve hayatın hızlı temposu birçok ağrıyı, birçok duyguyu görünmez kılar. İnsan durduğu anda ise beden konuşmaya başlar.
Belki de mesele yalnızca yaş almak değildir. Yıllarca "Bir gün..." diyerek ertelenen yaşamın ağırlığıdır. "Emekli olunca gezerim...", "Emekli olunca dinlenirim...", "Emekli olunca sevdiklerime daha çok vakit ayırırım..." diye kurulan hayaller, bazen zamanın acımasızlığıyla yarışır. O kadar uzun süre beklenmiştir ki, hayatın en güzel yılları çoktan geride kalmıştır.
Derken ertelenen hayat, pişmanlıklar ve keşkelerle hastane koridorlarında dolaşmaya başlar. Bir zamanlar "Daha sonra yaparım." denilen her hayal, beyaz duvarların arasında sessizce insanın karşısına çıkar. O an ne kazanılan paranın, ne makamın, ne yıllarca verilen mücadelenin bir anlamı kalır. İnsan, sadece nefes alabilmenin, yürüyebilmenin, sevdiklerinin elini tutabilmenin ve yeniden güne uyanabilmenin ne kadar büyük bir nimet olduğunu fark eder.
Hastalık bazen insanın elinden çok şey alır; gücünü, zamanını, alışkanlıklarını... Ama bazen de ondan çok daha kıymetli bir şey bırakır geriye: ''farkındalık''... Çünkü ölümle yaşam arasındaki o ince çizgide yürürken insan, aslında yıllardır kaçırdığı hayatla yüzleşir. Ertelediği mutlulukları, söyleyemediği sevgileri, gidemediği yolları, sarılamadığı insanları tek tek hatırlar. O güne kadar önemli sandığı birçok şey anlamını yitirirken, küçücük anların aslında ne kadar büyük bir servet olduğu ortaya çıkar.
Kimi zaman o hastane koridorları vedaların sessiz tanığı olur. İnsan, ömrü boyunca sabırla beklediği emekliliğin tadını bile çıkaramadan hayata veda eder. Geriye yalnızca yarım kalmış hayaller, söylenememiş sözler ve "Keşke biraz daha yaşasaydım..." diye fısıldayan sessizlik kalır.
Ama bazen de o koridorlar, ikinci bir şansın başlangıcına da dönüşür. Bir doktorun umut dolu cümlesi, başarılı geçen bir tedavi ya da yeniden atılan güçlü bir adım... İşte o zaman insan, Anka kuşu misali küllerinden yeniden doğar. Ölümün nefesini ensesinde hisseden biri artık hayata eski gözlerle bakmaz. Gün doğumunun rengini ilk kez görüyormuş gibi seyreder. Bir fincan çayın sıcaklığını, çocuğunun kahkahasını, eşinin sesini, dostunun sarılışını, yürüyebilmeyi, nefes alabilmeyi bir mucize gibi hisseder. Çünkü ölümün kıyısından dönen herkes bilir ki yaşamın gerçek değeri, sahip olduklarımızda değil; fark edebildiklerimizdedir. İşte tam da o anda insan kendine şu soruyu sorar: ''Hayatı neden hep yarına bırakıyoruz?''
Mutluluğu neden emeklilik tarihine, çocuklar büyüyünceye, borçlar bitinceye, işler azalıncaya ya da "uygun zamanı" beklemeye erteliyoruz? Oysa hayatın bize yarını garanti edeceğine dair hiçbir sözü yok. Zaman, kimseye borçlu değildir. Beklemez, durmaz, geri dönmez. Biz planlar yaparken o sessizce akıp gider.
Belki de hayatın en büyük öğretmeni zamandır; en sert öğretmeni ise hastalıktır. Biri sabrı öğretir, diğeri yaşamın gerçek değerini... Ve insan bazen en ağır sınavlarından geçtikten sonra anlar ki yaşamak yalnızca nefes almak değildir. Yaşamak; sevmektir, hissetmektir,şükretmektir, paylaşmaktır, affetmektir, teşekkür etmektir. Ertelenmeden edilen bir sohbet, vakit kaybetmeden edilen bir ziyaret, sımsıkı sarılınan bir evlat, sevdiğine söylenen içten bir "Seni seviyorum"dur. Çünkü emeklilik, hayatın ödülü olmalıydı; huzurun, özgürlüğün ve yarım kalan hayallerin tamamlandığı yeni bir başlangıç... Oysa bazı insanlar için emeklilik, hastane odalarının sessizliğinde geçen bir bekleyişe dönüşüyor. Yıllarca çalışıp hayalini kurdukları hayatı yaşayacaklarını düşündükleri günlerde, sağlıklarını geri kazanabilmek için mücadele ediyorlar.
Belki de en büyük hata, yaşamayı belirli bir yaşa, belirli bir tarihe ya da belirli bir rahatlığa ertelemektir. Çünkü hayat, beklediğimiz zaman başlamıyor; biz onu yaşamaya cesaret ettiğimiz anda başlıyor. Ve belki de en büyük zenginlik, uzun yıllar yaşamak değildir... Yaşadığın yılları gerçekten yaşayabilmektir. Çünkü ertelenen hayat, bir gün mutlaka insanın karşısına çıkar. O gün geldiğinde geriye ne kazandığın para, ne unvanların, ne de bitirdiğin işler kalır. Geriye yalnızca yaşayabildiğin anılar, dokunabildiğin hayatlar ve yüreğinde taşıdığın sevgiler kalır.
Öyleyse bugün yaşa, bugün sev, bugün sarıl, bugün teşekkür et,bugün affet... Çünkü yarın, sadece bir ihtimaldir. Ama bugün, elindeki en kıymetli gerçektir.
Bircan Akdağ
Yorumlar
Kalan Karakter: