İnsan bazen en sıradan gününde, en sıradan yerde, hayatının hiç beklemediği bir anıyla karşılaşabiliyor. Bir metro durağının çıkışında, kalabalığın arasında yürürken yıllardır hiç açılmamış bir kapının ansızın aralanacağını kim düşünebilir ki?
Aradan yaklaşık yirmi yıl geçmiş... O yıllar ki insanın en saf hayallerini kurduğu, en çok güldüğü, en çok kırıldığı zamanlar... Derken kalabalığın içinden biri isminizi söylüyor. Duruyorsunuz. Ses tanıdık değil ama söyleyişinde yabancılık da yok. Başınızı çeviriyorsunuz. Karşınızda size gülümseyen bir kadın... Siz onu çıkaramıyorsunuz. Yüzüne dikkatle bakıyor, hafızanızın tozlu raflarını tek tek karıştırıyorsunuz. O ise hiç tereddüt etmeden adınızı, hatta soyadınızı söylüyor.
İşte o an zaman duruyor. Sanki metrodan çıkan insanlar yürümeye devam ediyor ama siz olduğunuz yerde kalıyorsunuz. Gözleriniz karşınızdaki yüzü tanımaya çalışırken zihniniz yirmi yıl öncesine doğru sessiz bir yolculuğa çıkıyor. Eski okul koridorları, sınıflar, teneffüsler, gençliğin telaşı, yarım kalmış cümleler... Hepsi birkaç saniyenin içine sığıyor.
Sonra size tanıtıyor kendini ve bir anda yabancı sandığınız yüzün üzerine eski arkadaşınızın genç hali oturuyor. Zaman yüzünü değiştirmiş ama gözlerindeki ifade aynı kalmış. İçinizde tarif edemediğiniz bir sıcaklıkla birlikte hafif bir hüzün beliriyor. Çünkü fark ediyorsunuz ki yıllar sadece insanın görüntüsünü değil, hayatını da bambaşka yerlere taşımış.
O konuşuyor...Siz ise onu dinliyor gibi görünseniz de aslında kendi içinizde konuşuyorsunuz. "Demek beni unutmamış... Hatta soyadıma kadar biliyor. Acaba gerçekten hayatında bir iz bırakmış olabilir miyim? İnsan ancak değer verdiği insanları yıllar sonra bile böyle hatırlamaz mı?"
Bu düşünce, beklenmedik bir mutluluk bırakıyor içinize. Çünkü hepimiz, birilerinin hayatında güzel bir iz bırakmış olmayı isteriz. Bazen bunun farkına bile varmadan... Derken sizinle yeniden görüşmek istediğini söylüyor. Dudaklarınız hiç düşünmeden "olur" diyor. Ama zihniniz aynı anda başka bir cümle fısıldıyor.
"Geçmiş, geçmişte kaldığı haliyle güzel değil mi? Ya yılların değiştirdiği insanlar, hatırladığımız kişilerle aynı değilse? Ya yeniden kurulacak bir bağ, eski anıların büyüsünü bozarsa?"
İşte insanın en zor savaşlarından biri de bu oluyor. Kalbiyle aklı aynı anda farklı yönlere yürümeye başlıyor. Bir yanınız merak ediyor. Geçen yirmi yılın hikâyesini dinlemek istiyor. Kim olmuş, neler yaşamış, hangi acılardan geçmiş, hangi mutlulukları biriktirmiş...
Diğer yanınız ise geçmişin kapısını yeniden aralamaktan çekiniyor. Çünkü bazı insanlar, bazı anılar ve bazı zamanlar hafızamızda olduğu haliyle çok güzel kalıyor. Onlara yeniden dokunmak bazen resmi bozabilir diye korkuyor insan.
Yine de telefon numaralarınızı paylaşıyorsunuz. Belki gerçekten görüşeceksiniz...
Belki de o numara telefon rehberinde sessizce kalacak ama aslında o gün size kalan en büyük şey, verilen telefon numarası değil. Yıllar sonra birinin sizi isminizle, soyadınızla hatırlaması...Gençliğinizin bir başkasının hafızasında hâlâ canlı olduğunu görmek, zamanın her şeyi silemediğini anlamak...
O metro çıkışından ayrılırken içinizde garip bir duygu vardı. Ne tam bir sevinç, ne tam bir hüzün... Daha çok geçmiş ile bugünün aynı anda kalbinize dokunduğu, kelimelere sığmayan bir his.
Belki hayat bazen bize insanları yeniden karşımıza çıkarmak için değil, geride bıraktığımız yolun aslında ne kadar anlamlı olduğunu hatırlatmak için sürprizler hazırlıyordur.
Ve o gün anladınız ki, bazı karşılaşmalar bir tesadüf değil; zamanın, "Bak... Unutulduğunu sandığın hiçbir şey aslında tamamen kaybolmadı." deme biçimidir. İnsan yıllar geçse de, bir başkasının hafızasında güzel bir anı olarak yaşamaya devam edebilir. Belki de geriye kalan en değerli miras budur: Birinin hayatından geçerken, farkında olmadan bıraktığınız o sessiz ve güzel iz...
Bircan Akdağ
Yorumlar 1
Kalan Karakter: