Üst kimlik konusu, ülkemizde zaman zaman alevlenen bir tartışma halini aldı. Özellikle son birkaç yıldır bu tartışma neredeyse bir çatışma alanı haline geldi. Öncelikle “Türklük” kavramının zamana ve duruma göre değiştiğini bilmek gerekir.
“Türk” dendiğinde insanlar bunu bazen bir etnik köken, bazen aynı vatanı paylaşan insan topluluğu, bazen da ülke sınırları içindeki tüm Müslümanlar olarak algılamışlardır.
Çok fazla gerilere gitmeden, bu kavramın geçmişte hangi anlamlara geldiğine bir bakalım.
Osmanlı’nın güçlü olduğu dönemde kullanılan “Etrak-ı bi-idrak” kavramı, “cahil-idraksiz Türk” anlamına geliyordu. Türk, göçebe olan, yerleşik hayatı bilmeyen, kültürsüz ve cahil kimseleri tanımlamak için kullanılırdı. Şehirli, kültürlü insanlar ve topluluklar ise “Osmanlı” idi.
Fransız İhtilali, bu kavram ile ilgili algıyı değiştirdi. İhtilalin getirdiği milliyetçilik akımıyla beraber “Her etnik unsurun kendi ulusal devleti olmalı.” fikri yayıldı. Ulus devlet kavramının Fransızcası “L’Etat-nation”dur. “Nation” ise ortak soy ve dile sahip halk, köken, ırk gibi anlamlara gelir. “İhtilalin bir sonraki durağı, Avusturya-Macaristan İmparatorluğu bünyesindeki İtalya’ydı. “Genç İtalyanlar” bağımsızlık hareketini başarıyla sonuçlandırdıktan sonra Osmanlı Devleti bünyesinde benzer bir yapının oluşması için çaba sarf ettiler. Osmanlı eliti içinden bir grupla beraber “Genç Türkler”i yani Jön Türkler’i oluşturdular.
Jön Türkler’ in ideolojik olarak, “Her etnik unsurun kendi devleti olmalı” düşüncesine sahip olmaları, Osmanlı İmparatorluğu’nun etnik unsurlara göre parçalanmasını dolaylı olarak destekledikleri anlamını taşıyordu. Jön Türkler tarafından kullanılan aşağıdaki görselde beş farklı alfabeyle “Hürriyet, Müsavat, Uhuvvet” yazıyor. Fransız İhtilali’nin “Liberte, Egalite, Fraternite” sloganı…

Yani Jön Türkler, Türklük kavramına değer atfettikleri halde mücadelelerini bir yönüyle Türk olmayan unsurlara karşı değil, aynı etnik kökeni paylaştıkları Osmanlı Hanedanlığına karşı verdiler. Bu mücadeleye Türk olmayan etnik unsurlarla beraber giriştiler.
Jön Türkler’in devamı olan İttihat ve Terakki’nin kurucularından biri İtalyan vatandaşı olan Emanuel Carasso, İtalyan vatandaşıydı. İttihat ve Terakki içinde Türklük kavramı, aynı biçimde etnik köken, ortak dil ve kültür anlamıyla kullanıldı.
Türkiye Cumhuriyeti’nin kurucu kadroları, büyük ölçüde İttihat ve Terakkiciydi. Dolayısı ile onlar da Fransız İhtilali’nden doğan L’Etat-nation (Etnik köken unsuruna dayanan ulus devlet) fikrine yakın idiler. Fakat Milli Mücadeleye katılan halk, farklı etnik unsurlardan oluşuyordu. Bu sebeple Türklük kavramı 1924 Anayasası’yla şu şekilde revize edildi: “Türkiye Halkına din ve ırk farkı gözetmeksizin vatandaşlık bakımından bağı olana Türk denilir.” Bu tanımda etnik kökenden ziyade vatandaşlık bağı vurgusu vardır.
İkinci Dünya Savaşı öncesinde milliyetçilik ve ırkçılık fikirleri Avrupa’nın tamamına yayıldı. Ari (saf-üstün) ırk ve fiziksel antropoloji (kafatası ölçümü) ile ilgili pek çok çalışma yapıldı. Bu trend Türkiye’de de etkili oldu. Avusturyalı dil bilimci Kvergic’in, Atatürk’e gönderdiği bir makale temel alınarak, Türk Güneş Dil Teorisi üretildi ve Afet İnan da Türkiye’de 64 bin kişinin kafatasını ölçtü. Bu dönemdeki “Türk” kavramı tamamen ırka ve etnik kökene dayalı bir olgu halini aldı.
İkinci Dünya Savaşı sonrası, Soğuk Savaş döneminde ise Sovyetler Birliği ve Komünizm tehlikesi sebebiyle Türklük kavramında dindaşlık unsuru daha fazla öne çıktı. Daha önce Rus zulmünden Türkiye’ye kaçan Adigeler, Abhazlar, Kabardaylar ve diğer Kafkas kökenliler, bu dönemin en tutkulu Türk milliyetçileri arasında oldular. Fakat üç adet askeri darbe, bu kavramın yeniden sekülerleşmesine neden oldu.
Bugüne gelecek olursak, İkinci Dünya Savaşı öncesi dönemi anımsatacak pek çok şey görürüz. Mesela dünyada ciddi bir silahlanma ve cepheleşme var. Yalnızca Fransa ve Hollanda’da değil, İngiltere gibi temel olarak iki partinin (İşçi Partisi, Muhafazakâr Parti) yarıştığı siyasal bir ortamda bile aşırı sağcı bir parti olan Reform UK birinci parti haline geldi.
Türkiye’de de mikro milliyetçilik ve aşırı sağın güç kazandığını görüyoruz. Özellikle Suriye’den ve Afganistan’dan gelen göç dalgaları, yabancı düşmanlığının hiç olmadığı kadar artmasına neden oldu. Bu durum yalnızca seküler kanatta olmadı, daha muhafazakâr kesimde de güç kazandığı görülüyor.
Özellikle Kürt etnik kökenliler kast ederek, “Türkiyeliyim demeyeceksin, Türküm diyeceksin. Türküm diyemeyen bu ülkeden gitsin.” söylemini dillendirenlerin zihin yapısında, Türklük dışındaki etnik grupları inkâr ve tehdit olarak görme durumu var. Türkiyelilik yerine Türk kavramını savunanların hepsi bu derece mutlakçı değil elbette.
“Peki sen bu tartışmanın neresindesin?” diye soracak olursanız, “Çocuklarınıza bir bakın.” diyorum. Hepsi iletişim için en fazla interneti kullanıyor ve internetçe yazışıyorlar. Türk, Kürt ya da başka etnik kökene sahip çocukların hepsi Tarzan İngilizcesiyle Emojiceyi kullanıyor ve hepsi de aynı derece asimile oluyor. Gelecekte etnik kimlik gibi bir dertleri olacağını sanmıyorum. Ayrıca “Türk-Türkiyeli” tartışmasının bir sonuca ulaşma ihtimali yok. Bu yüzden de gereksiz.
PKK silah bırakmayı kabul etmiş. PYD’nin Suriye’ye entegrasyonuyla ilgili bazı çalışmalar var. Bu sürecin kazasız belasız nihayete ulaşması, içinden çıkılamayacak tartışmalar başlatmaktan daha önemli bana göre.
Umarım bu süreç kimsenin kimseyi bir tehdit olarak görmediği, kimsenin kimseye silah doğrultmadığı bir hale evrilir.
Yorumlar 1
Kalan Karakter: