Bugün Washington ile Tahran arasında konuşulanlara bakınca, kulağa tanıdık geliyor: gerilimi düşürme, diplomatik kanallar, arabulucular, teknik heyetler… Ama bu coğrafyada masa çoğu zaman barış için kurulmaz. Masa, tarafların birbirini daha yakından tanıdığı, zayıf yerlerini ölçtüğü ve bir sonraki hamle için zemin hazırladığı yerdir.
Amerika ile İran arasında son bir yılda yaşananlara bu gözle bakmak gerekiyor.
2025’te başlayan sert askeri gerilim, nükleer tesislere yönelik saldırılar, ardından gelen karşı hamleler… Bunlar zaten buzdağının görünen kısmıydı. Asıl dikkat çekici olan, savaşın hemen ardından gelen “diplomasi trafiği” oldu.
Birçok kişi bunu doğal bir süreç olarak okudu: “Savaş yordu, şimdi konuşma zamanı.”
Ama mesele bu kadar basit değil.
Çünkü savaşın hemen ardından gelen sessizlik, çoğu zaman en yüksek sesle çalışan şeyin istihbarat olduğu dönemdir.
İran’ın refleksi tarihsel olarak nettir:
Kaybetmez, geri çekilir.
Dağılmaz, dağılır gibi yapıp derine iner.
Bugün elimizdeki veriler, İran’ın askeri ve nükleer kapasitesini klasik, tek merkezli yapılardan çıkarıp daha dağınık, daha korunaklı ve daha “görünmez” hale getirdiğini gösteriyor. Yer altına inen tesisler, tünel sistemleri, parçalı üretim zinciri…
Bu bir savunma refleksi değil sadece; bu, hayatta kalma doktrini.
İran şunu biliyor:
Sabit olan vurulur.
Gizlenen yaşar.
Peki ya Amerika?
Washington bu oyunu yıllardır oynuyor. Ama bu sefer yöntemi biraz daha sofistike.
ABD için mesele sadece İran’ın elinde ne olduğu değil.
Asıl mesele şu:
Nerede, ne hızda, neyi yeniden kuruyor?
İşte tam bu noktada “barış görüşmeleri” devreye giriyor.
Açık konuşalım:
Ortada imzalanmış, bağlayıcı, denetlenebilir bir barış anlaşması yoksa; o süreç barıştan çok ölçüm sürecidir.
Masada konuşulan her detay, aslında sahadaki gerçekliğin ipuçlarını verir.
Hangi konuda ısrar ediyorlar?
Nerede geri adım atmıyorlar?
Hangi başlığı masaya bile getirmek istemiyorlar?
Bir devlet en çok neyi saklıyorsa, en çok orada hassastır.
İran’ın özellikle füze kapasitesini ve bazı askeri başlıkları müzakere dışında tutma ısrarı, Washington için sadece diplomatik bir sorun değil; aynı zamanda bir veri setidir.
Şimdi o kritik soruya gelelim:
Bu barış görüşmeleri aslında bir istihbarat operasyonu mu?
Kesin bir “evet” demek kolay ama doğru değil.
Kesin bir “hayır” demek ise safça olur.
Gerçek şu:
Modern dünyada diplomasi ile istihbarat zaten birbirinden ayrı yürümüyor.
Masa, sadece konuşma alanı değildir.
Aynı zamanda gözlem alanıdır.
ABD’nin bu süreci, İran’ın toparlanma hızını görmek, kapasitesini yeniden nasıl organize ettiğini anlamak ve Körfez’deki dengeleri yeniden kurmak için kullandığını söylemek abartı olmaz.
Ama bu, tek başına bir “aldatma operasyonu” olduğu anlamına da gelmez.
Bu daha çok şu:
Diplomasinin, stratejik bir büyüteç gibi kullanılması.
Bu denklemde Körfez ülkeleri ayrı bir hikâye yazıyor.
Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri, Katar, Umman…
Hepsi aynı sorunun etrafında dönüyor:
İran’la ne kadar yakın, Amerika’ya ne kadar bağımlı olunmalı?
Son yıllarda başlayan yumuşama süreci umut vericiydi. Ama son gerilim dalgası, bu kırılgan dengeyi tekrar salladı.
Körfez’in korkusu açık:
İran’la doğrudan çatışma.
Ama bir o kadar net bir gerçek daha var:
Amerika olmadan da kendilerini güvende hissetmiyorlar.
Bu yüzden bölgede artık saf ittifaklar yok.
Herkes aynı anda hem yakınlaşıyor hem mesafe koyuyor.
Ortadoğu’nun yeni normali bu:
Güvenmeden işbirliği yapmak.
İran ne kazandı?
Rejim ayakta.
Caydırıcılık tamamen çökmüş değil.
Hâlâ bölgesel bir oyuncu.
Ama bedel ağır:
Ekonomik baskı, artan izolasyon, denetim krizleri ve sürekli bir yıpranma hali.
Amerika ne kazandı?
İran’ı tamamen durduramadı.
Ama yavaşlattı.
Görünürlüğünü artırdı.
Ve en önemlisi, oyunu kendi istediği tempoda tutmayı başardı.
Şimdi herkesin sorduğu soru şu:
Bundan sonra ne olacak?
Benim cevabım kısa ama rahatsız edici:
Büyük bir barış gelmeyecek.
Büyük bir savaş da hemen patlamayacak.
Onun yerine şunu göreceğiz:
Küçük krizler, sınırlı saldırılar, diplomatik manevralar ve sürekli bir gerilim hali.
Yani ne tam savaş, ne tam barış.
Ortadoğu’nun en sevdiği gri alan.
Son bir not:
Bu coğrafyada bazen silahlar konuşur, bazen diplomatlar.
Ama en tehlikeli an, ikisinin aynı anda sustuğu andır.
Çünkü o sessizlikte herkes haritaya daha dikkatli bakar.
H.Can Yıldırım
Yorumlar
Kalan Karakter: