Bazı sözler vardır; türkü olur, şarkı olur, dilden dile dolaşır. Melodisiyle gönle ilişir, tekrar edildikçe sıradanlaşır. Ama aynı sözler bir kâğıda dökülüp alt alta okunduğunda, insanın içini huzurdan çok bir sorgu kaplar. İşte tam da bu yüzden, bir şarkı sözünü yalnızca kulağımızla değil; vicdanımızla, töremizle ve hafızamızla da dinlemek gerekir.
“Saçımın akına bakma sultanım…” diye başlayan dizeler, ilk anda bir olgunluk savunması gibidir. Ak saç, Türk şiirinde çoğu zaman hikmettir, yük taşımışlıktır. Yunus Emre boşuna demez:
“İlim ilim bilmektir, ilim kendin bilmektir.”
Yani yaş, ancak edep ile anlam kazanır. Oysa ardından gelen “On sekiz yaşına girmiş gibiyim” ifadesi, bu hikmeti bir anda geri çeker. Hem yaşlıyım der, hem gençliğin eşiğine sığınır. Şiirde çelişki bazen derinliktir; bazen de niyetin açığa çıkması.
Asıl kırılma, muhatabın açıkça “çocuk” olarak tanımlandığı yerde başlar. “Sen çocuksun, sevda nedir bilmezsin” denirken, masumiyet teslim edilir gibi yapılır; ama bu teslimiyet, sorumluluk doğurmak yerine bir mazerete dönüştürülür. Daha da ağır olanı şudur: “Seni sevdim desem gider söylersin.” Çocuğun saf oluşu, bir kusur gibi sunulur. Oysa saf olan ifşa etmez; kirlenmez. Kirleten, kendi nefsini dizginleyemeyendir.
Fuzûlî, sevdayı anlatırken susmayı seçer. Aşk onda bir taşkınlık değil, bir imtihandır:
“Söylesem tesiri yok, sussam gönül razı değil.”
Bu ikilem bile edep dairesindedir. Sevdiğini, sevdiğinin omzuna yük yapmaz. Aşkı bir zincir değil, bir sabır hâli olarak taşır.
Halk şiirine geldiğimizde, Karacaoğlan’ın dili serbesttir ama sınırı bellidir. Sevda vardır; lakin töreyi yaralayacak bir cesaret yoktur. Çünkü Türk töresinde çocuk korunandır. Büyük olanın payına arzu değil, feragat düşer. Güç, zincire vurulmuş aslan olmakta değil; aslanlığını nefsine karşı gösterebilmektedir.
Burada kullanılan “zincire vurulmuş aslan” benzetmesi, ilk bakışta dramatiktir. Ama biraz durup düşününce şunu sorar insan: Zinciri kim vurmuştur? Sevdayı dizginlemek varken, onu bir mağduriyet hikâyesine dönüştürmek hangi ahlâka yaslanır?
Benzer bir sorgulama, yıllardır dillere pelesenk olmuş başka sözler için de geçerlidir. Mesela neşeli bir oyun havası eşliğinde söylenen “oynama şıkıdım şıkıdım kız, hepsi senin mi” ifadesi… İlk bakışta masum bir eğlence çağrısı gibi durur. Oysa alt metninde, kadını bedenine indirgemeye meyyal bir bakış saklıdır. Soru masum değildir; muhatabı bir bütün olarak değil, sahip olunacak bir parça gibi görür.
Oysa Türk duruşunda kadın, seyredilen değil; hürmet edilendir. Dede Korkut’tan beri kadın, obanın direğidir. Hatun’dur, ana’dır, yoldaştır. Oyun varsa bile edep içindedir. Halayda yan yana durulur ama sınır korunur. Eğlence, ölçüyü ortadan kaldırmaz.
Bu yüzden bizim kültürümüzde sevda, aleni bir teşhir değil; mahrem bir hâldir. Âşık Veysel boşuna söylemez:
“Güzelliğin on para etmez, bu bendeki aşk olmasa.”
Yani değer, bedende değil; gönüldedir. Türk şiiri ve türküsü, bedeni çağırmaz; gönlü yoklar.
Aynı hassasiyet, çoğu zaman yanlış bağlamlarda tüketilen “Hey Onbeşli” türküsünde de görülür. Bugün düğünlerde, eğlencelerde kalça kıvırmaya, gerdan kırmaya eşlik ettirilen bu türkü, aslında bir ağıdın içinden doğmuştur.
“Hey onbeşli onbeşli, Tokat yolları taşlı; onbeşliler geliyor, kızların gözü yaşlı” dizeleri, cepheye gönderilen on beş yaşındaki çocukların ardından dökülen gözyaşlarını anlatır.
Bu bir oyun değil; bir vedadır. Anadolu’nun anaları, daha bıyığı terlememiş evlatlarını askere uğurlarken söyler bu türküyü. Göz yaşıyla yoğrulmuştur. Ne beden çağrısı vardır içinde ne de neşeye davet. İbret vardır, hüzün vardır, yarım kalmış çocukluklar vardır.
İşte mesele tam da burada düğümlenir: Biz neyi nasıl dinliyoruz? Hangi sözün arkasındaki hikâyeyi bilmeden, onu hangi hâle sokuyoruz? Bir ağıdı oyun havasına çevirmek, yalnızca müziği değil; hafızayı da yaralar.
Türk duruşu, sözün emanet olduğunu bilir. Her türkü, söylendiği toprağın acısını taşır. Onu yerinden koparıp başka bir hâle sokmak, sadece sanatsal bir tercih değil; ahlâkî bir sınavdır.
Bugün dönüp bu sözlere baktığımızda meseleyi bir şarkıyı mahkûm etmek olarak değil; bir bakış açısını teşhir etmek olarak görmek gerekir. “Yanlış, ayıp, aykırı” demek bir başlangıçtır ama yeterli değildir. Asıl soru şudur: Biz sevdayı nasıl anlatıyoruz? Kime, hangi mesafeden ve hangi sorumlulukla?
Belki de yeniden hatırlamamız gereken şudur:
Aşk, her şeyi söyleme cesareti değil; söylememesi gerekeni bilme erdemidir.
Şiir de sanat da burada başlar.
Zincire vurulmuş aslanı değil;
nefsini bağlamış insanı yücelten bir dile ihtiyacımız var.
Önüne gelene "kalemine, yüreğine, emeğine sağlık hocam" demek kolay. Önüne geleni düşünmek önünde yapılması geekendir. Çünkü önünde yapmadığımız düşünme ihmali, sonunda toplumun tamamının düşeceği yanlış kabullerine dönüşür.
Dönüşmemek için dövüşenlere selâm olsun.
Ramak Kaldı / Samim İğde
Yorumlar
Kalan Karakter: