Türkiye bugün yalnızca ekonomik daralma yaşamıyor; bir zihniyet daralması riskiyle karşı karşıya.
Sokakta konuşulan konu belli: hayat pahalı.
Ama kalplerde dolaşan soru başka: adalet nerede?
Türk-İslâm medeniyet anlayışında ekonomi, teknik bir disiplin değil; ahlâkın uygulama alanıdır. İbn Haldun, “Devletin gücü adaletle kaimdir” derken sadece siyasal düzeni değil, ekonomik düzeni de kasteder. Ona göre zulüm arttıkça üretim azalır, üretim azaldıkça devlet zayıflar. Çünkü insan emeğini güven duymadığı bir düzene gönüllü olarak vermez.
Bugün Türkiye’de yaşanan ekonomik sıkıntılar elbette küresel dalgalanmalardan bağımsız değil. Ama asıl mesele şudur: Sistem adalet duygusunu besliyor mu, yoksa aşındırıyor mu?
Türk-İslâm siyaset düşüncesinde devlet bir “emanet”tir. Nizamülmülk, Siyasetnâme’de yöneticinin ilk vazifesini adalet olarak tanımlar. Emanet ehline verilmezse düzen çözülür. Liyakat zayıfladığında sadakat sistemi büyür; sadakat büyüdüğünde verim düşer; verim düştüğünde ekonomi kırılır. Bu zincir tarih boyunca defalarca yaşanmıştır.
Bugün halkın öfkesi sadece fiyatlara değil, fırsat eşitsizliğine yöneliktir. İnsanlar zenginliğe değil, haksızlığa itiraz eder. Çünkü bizim kültürümüzde “kul hakkı” kavramı sıradan bir etik kural değildir; uhrevî bir sorumluluktur.
Ahilik sistemini düşünelim.
Ahilik, piyasayı sadece kazanç alanı olarak görmezdi. Orada kalite, dürüstlük ve dayanışma esastı. Esnaf siftah yapmadan komşusunu düşünürdü. Bugün piyasa daha büyük, daha karmaşık; ama ilke değişmemeli: kazanç helal olacak, rekabet vicdanı öldürmeyecek.
Şimdi soralım:
Ekonomik büyüme hedeflenirken ahlâkî zemin güçleniyor mu?
Yoksa rakamlar yükselirken güven mi düşüyor?
Bir medeniyetin çöküşü bir anda olmaz. İbn Haldun’a göre toplumsal dayanışma ruhu zayıfladığında çözülme başlar. Bugün Türkiye’nin en kritik meselesi belki de budur: toplumsal güven erozyonu.
Ekonomi güven ister.
Yatırım güven ister.
Gelecek planı güven ister.
Güven zayıfladığında insanlar tasarruf yerine korunma refleksi geliştirir. Üretim yerine bekleme psikolojisi oluşur. Bu da ekonomik dinamizmi köreltir.
Kültürel cephede ise başka bir sınav var.
Gençlik küresel kültürle iç içe. Dijital dünya sınırları kaldırdı. Fakat kimlik sorusu hâlâ ortada: Modernleşmek ile köklerinden kopmak aynı şey midir?
Türk-İslâm medeniyeti tarih boyunca sentez üretmiştir. Selçuklu, Orta Asya töresini İslâm ahlâkıyla birleştirmiştir. Osmanlı, farklı milletleri adalet şemsiyesi altında yaşatmıştır. Yani biz değişimden korkan değil, değişimi yöneten bir geleneğe sahibiz.
Bugün mesele Batı’ya benzeyip benzememek değil; kendi medeniyet tasavvurumuzu güncelleyebilmek. Eğer kültürel üretimimiz zayıflarsa, gençlik hazır kimlik paketlerini ithal eder. Çünkü insan boşlukta yaşayamaz.
Daha sert soralım:
Türkiye ekonomik olarak zorlanıyor olabilir.
Peki zihinsel olarak üretken mi?
Ahlâkî olarak diri mi?
Adalet konusunda kararlı mı?
Eğer bu üç alanda güçlenirsek ekonomik toparlanma mümkündür.
Sadece finansal enstrümanlarla medeniyet ayağa kalkmaz.
Türk-İslâm perspektifinde kalkınma;
* üretimdir,
* adalettir,
* liyakattir,
* paylaşmadır,
* ve en önemlisi emanete sadakattir.
Devlet güçle büyür ama adaletle kalıcı olur.
Toplum zenginlikle rahatlar ama güvenle huzur bulur.
Bir eşikteyiz..
Ya kısa vadeli çözümlerle günü kurtaracağız,
ya da medeniyet kodlarımızı hatırlayıp uzun vadeli bir ahlâkî kalkınma modeli inşa edeceğiz.
Çünkü mesele sadece ekonomi değil.
Mesele, bu toprakların ruhunu taşıyıp taşıyamayacağımızdır.
Artık teselli sözleriyle vakit kaybetme devri değil; geleceği teminat altına almak için hakikati bütün çıplaklığıyla konuşma ve anlama vaktidir.
Bugün bütün bu tabloya bir de şu şekilde bakmak gerekir: Dr. Devlet Bahçeli’nin yıllardır vurguladığı birlik ve beraberlik şiarı, yalnızca siyasi bir söylem değil; Türk-İslâm devlet geleneğinin temel reflekslerinden biridir. Çünkü bu medeniyet anlayışında devletin bekası ile milletin dirliği birbirinden ayrı düşünülemez.
Bahçeli’nin söylemlerinde sıkça geçen “milli birlik”, “kardeşlik hukuku” ve “devletin ali menfaatleri” kavramları, İbn Haldun’un asabiyet teorisiyle de örtüşür: Toplumsal dayanışma güçlü ise devlet ayakta kalır; çözülme başlarsa ekonomik ve siyasal kırılganlık artar.
Tarih göstermiştir ki iç dayanışmasını kaybeden toplumlar, dış baskılara daha açık hâle gelir.
Türk-İslâm siyaset geleneğinde “dirlik” esastır. Dirlik varsa düzen kurulur. Düzen varsa üretim artar. Üretim varsa refah kalıcı olur.
Bu nedenle birlik ve beraberlik çağrısını romantik bir slogan olarak değil, stratejik bir medeniyet refleksi olarak okumak gerekir.
Ekonomik modeller değişebilir, küresel dengeler sarsılabilir; fakat millet olma şuuru diri kaldıkça toparlanma iradesi de diri kalır.
Çünkü adalet mülkün temelidir.
Birlik ise o temelin harcıdır.
Harç dağılırsa taşlar tutmaz.
Harç sağlam olursa, bina yeniden yükselir.
Bu topraklar nice imtihanlar gördü; fakat hakikatle yürüdüğü sürece istikbalini asla kaybetmedi.
Kaydedin lütfen, kaybetmeyeceğiz.
Ramak Kaldı / Samim İğde
Yorumlar
Kalan Karakter: