İsmi silinmiş, yaşı yarım kalmış, nerede düştüğü bilinmeyen şehitlerin omuzlarında kurtuldu, kuruldu, yükseldi, yüceldi bu memleket.
Dönmemek üzere gidenlerin ayak izleri rüzgârla silinse de toprağın hafızasından silinmez.
Onlar “yarın”ı hiç görmediler ama yarın olsun diye yürüdüler.
Sonra o küllerin arasından bir nesil çıktı.
Yıkılmış evlerin duvarını yeniden ördüler, harabenin içinden ocak tüttürdüler.
Ellerinde ne vardı?
Biraz inanç…
Biraz kanaat…
Biraz da “Bu memleket bizim.” diyen bir irade…
Onlar çocuk yetiştirdi.
Çocuklar büyüdü.
Çocukların çocukları oldu.
Ve şimdi…
Cepheden cepheye koşan dedelerin torunları; ekranlar arasında, konfor koltuklarında, kahve bardaklarının buğusunda yalnızca bir hayatı değil, kutsal bir mirası da tüketiyor.
“Bana ne.” cümlesi, bir zamanlar “Vatan sağ olsun.” diyen ağızların torunlarında yeni bir atasözü gibi dolaşıyor.
Neslihan’lar var…
Hayatın bütün ağırlığını başkasının sırtına yükleyip kendi konforunu merkeze alan bir kayıtsızlıkla nefes alan…
Ülke yanmış mı?
Ekonomi sarsılmış mı?
Gençler umudunu yitirmiş mi?
“Benim düzenim bozulmasın da…” diyorlar.
O düzenin hangi fedakârlıkla kurulduğunu düşünmeden.
Bir de Nedim’ler var…
Kötü niyetli değiller belki.
Ama kararsız.
Ama ürkek.
Ama “Ne edeyim, nasıl edeyim?” sessizliğinde.
İçlerinde bir rahatsızlık var. Bir şeylerin yanlış gittiğini görüyorlar.
Fakat adım atmıyorlar.
Söz söylemiyorlar.
El uzatmıyorlar.
Ve bilmeden, sessizlikleriyle yön veriyorlar gidişata.
Çünkü bazen bir ülkeyi uçuruma iten şey düşmanın gücü değil; iyilerin suskunluğudur.
“Tarafsızlık, zalimin işine yarar.” der bir söz.
Tarih bunun örnekleriyle doludur.
Ne zaman ki iyi insanlar “Bana ne.” dedi,
Ne zaman ki “Bir şey değişmez.” rehavetine kapıldı,
İşte o zaman istikamet meçhule döndü.
Peki nedir bu meçhul istikamet?
Yavaş yavaş değerlerin aşınmasıdır.
Ailenin çözülmesi, dilin hoyratlaşması, hakikatin eğilip bükülmesidir.
Bir ülkenin yalnız sınırlarının değil, ruhunun da işgal edilmesidir.
Dedeleri cephede şehit düşen bir milletin torunları, eğer ruhen teslim olursa; bu, kaybedilmiş bir savaştan daha ağır bir hezimettir.
Mesele kahraman olmak değil.
Mesele en azından vurdumduymaz olmamaktır.
Mesele, “Ben ne yapabilirim ki?” yerine
“Ben ne yapabilirim?” sorusunu sorabilmektir.
Çünkü bir ülke büyük nutuklarla değil; küçük ama samimi sorumluluklarla ayağa kalkar.
Bir öğretmenin sınıfında adaletli olmasıyla…
Bir esnafın terazide dürüst olmasıyla…
Bir gencin yalanı normalleştirmemesiyle…
Bir annenin evladına karakter öğretmesiyle…
Dedelerin kanıyla kurulan bu topraklarda, torunların kayıtsızlığı en büyük israftır.
Belki de asıl soru şudur:
Biz, şehitlerin torunları mıyız?
Yoksa onların hikâyesini dinleyip duygulanan ama hayatında hiçbir şey değiştirmeyen seyirciler mi?
Tarih dur durak bilmeksizin yazıldı, yazılıyor, bir gün yine yazılacak.
Ve o gün, Neslihan’ların kayıtsızlığı da, Nedim’lerin suskunluğu da bir cümleye sığacak.
Ama o cümlenin başına hangi sıfatın geleceğine bugün karar veriliyor.
Çünkü istikamet bir anda değil;
Günlük küçük tercihlerle belirlenir.
Endülüs örneğin, bir gecede düşmedi.
Sekiz asırlık bir medeniyet, bir sabah ansızın yıkılmadı.
Önce lüks arttı.
Sonra hassasiyet azaldı.
Sonra “Bize bir şey olmaz.” rehaveti yayıldı.
Sonra küçük ihtilaflar büyük ayrılıklara dönüştü.
Ve en sonunda şehirler değil; ruhlar teslim oldu.
Granada’nın son hükümdarı sarayının tepesinden geriye bakıp ağladığında annesi ona şöyle dedi:
“Erkekler gibi savunamadığın vatan için şimdi kadınlar gibi ağla.”
O cümle yalnız bir hükümdara değil;
Rehavete kapılan bütün nesillere söylenmiş bir tarihtir.
Bir millet düşmanla değil;
Önce karakter kaybıyla,
Sonra birlik kaybıyla,
En sonunda da toprak kaybıyla yıkılır.
Unutkanlık en sessiz işgaldir.
Ve tarih kayıtsızları affetmez.
Dedelerinin dedeleri tarafından canla kanla emanet edilmiş olan bu topraklar üzerinde bireysel, "ben" diyerek nefes almayı yaşam kabul edenlere önden gidenlerin dünyaya örnek mücadelesini izah etmek tek sorumluluğumuz olsun!
Bugün devlet aklı ile birlikte el ele omuz omuza olmak yerine, bugün ve yarın ben, sadece ben sessizliği ile nefes alıp verenlere; meselenin gerçekte ne olması gerektiğini hatıtlatmak, dün kadar mühim, dün kadar şart, gün kadar açık seçiktir!
Ben değil biz, giz değil iz, söz değil öz ile inşallah.
Ramak Kaldı / Samim İĞDE
Yorumlar
Kalan Karakter: