Aidiyet, bir yere ait olmak değildir yalnızca; bir hâle, bir nefese, bir sırra dokunabilmektir. İnsan bazen kalabalıkların ortasında kimsesiz, bazen ıssız bir odada bütün kâinatla birlikte hisseder kendini. Çünkü aidiyet mekânla değil, kalbin yönüyle kurulur. Tasavvuf ehli der ki: “Geldiğin yer sensin, döneceğin yer de.” İnsan, dışarıda aradığı yurdu en çok kendi içinde bulur. Bir bakarsın bir sözde, bir bakışta, bir ezgide tanıdık bir titreşim yükselir; işte orada kalp, ezelden beri bildiği kapıyı hatırlar. Aidiyet dediğimiz şey, hatırlayışın kendisidir biraz da… Unuttuğunu sandığın bir hakikatin yeniden ses bulması. Dünya, geçip giden bir misafirhane ise; kalp, o misafirhanenin kandilidir. Kimi zaman rüzgâr söndürür gibi olur, kimi zaman karanlık çoğalır. Fakat içten içe yanan bir nur vardır ki, insanı daima asıl yurduna çağırır. O çağrıya kulak veren, nereye giderse gitsin yabancı kalmaz. Çünkü bilir: Toprak değişse de yön değişmez; yol uzasa da menzil birdir. Gerçek aidiyet, “benim” dediğin yerde değil, “ben”i bıraktığın yerde başlar. Kendinden soyundukça çoğalırsın; sustukça duyarsın; vazgeçtikçe kavuşursun. Ve bir gün anlarsın ki aradığın kapı hiçbir zaman dışarıda olmamış… Sen yürüdükçe içinden açılmış. İşte o vakit insan, ne geçmişe tutunur ne geleceğe savrulur. Sadece olur. Olduğu yerde kök salar; kök saldığı yerde göğe uzanır. Ve bilir ki aidiyet, varılacak bir son değil; hatırlanacak bir başlangıçtır.
Asiye Zeynep güleç
Yorumlar
Kalan Karakter: