İnsan, en çok kendine borçlanır.
Ne başkasına söylediği sözler, ne yarım kalan hesaplar, ne de kader diye adlandırdığı gecikmeler…
Asıl borç, kendine kurduğu mahkemededir.
Çünkü insan, yıllar boyunca kendi bedenini suç mahalli gibi kullanır.
Yorulmasına rağmen çalıştırır.
Ağrısına rağmen yürütür.
Ruhu çekilmek isterken, bedeni hayatta tutar.
Sonra bir gün beden konuşur.
Ve insan, ilk kez şunu fark eder:
Bu dava, dışarıdan açılmadı.
Zihin de masum değildir.
Zihin; geçmişten delil toplar.
“Şunu yapmasaydın…”
“Bunu seçmeseydin…”
“Daha erken fark etseydin…”
Her düşünce bir tanık, her pişmanlık bir savcıdır.
Zihin adalet aramaz; haklı çıkmak ister.
Ve insan, kendini suçlu hissettiği sürece güvende olduğunu sanır.
Çünkü ceza, kontrol hissi verir.
Ruh ise en sessiz olandır.
Hiç bağırmaz.
Hiç savunma yapmaz.
Sadece geri çekilir.
Ruh, suçlandığı yerde kalmaz.
İnsan “ben yanlışım” dedikçe, ruh bir adım daha uzaklaşır.
Ta ki beden taşıyamayana, zihin susana kadar.
İşte beraat tam burada başlar.
Bir cümleyle değil.
Bir ritüelle hiç değil.
Beraat, suçu üstlenmeyi bırakmakla olur.
İnsan şunu söylediği an:
“Ben o an bildiğim kadardım.”
“Ben o koşullarda buydu.”
“Ben kendime ihanet etmedim; hayatta kalmaya çalıştım.”
Beden gevşer.
Zihin susar.
Ruh geri döner.
Kendini beraat ettiren insan, geçmişini temize çekmez.
Onu anlamla mühürler.
Artık aynı acıyı kimseye ispatlamaz.
Kendini savunma ihtiyacı biter.
Çünkü suçlu olmadığını kanıtlamaya çalışan biri değil,
hakikatiyle barışmış biridir artık.
Ve asıl özgürlük şudur:
Kimse seni affetmeden de temiz hissedebilmek.
Çünkü en ağır mahkeme, içerde kurulur.
Asiye Zeynep güleç
Ve en gerçek beraat, kendine artık ceza vermediğin gün başlar.
Yorumlar
Kalan Karakter: