Düzenlenmiş ve dil bilgisi açısından iyileştirilmiş hâli:
Sadece ağaç dalları mı çiçek açar?
Hasibe teyze okuma yazma bilmez. İkinci Ramazan ayı… Okuduğu Kur’an-ı Kerim’in ardından, teravih çıkışı kendisini bedenen iyi hissederse seslenir: “Kızım, hadi gel, kısalım dünyanın sesini.” Okuduğu sayfaların Türkçe mealini okumam için evine gideriz ama yalnız değil. Cami çıkışında ağır ağır yürüyen kimler varsa, kendisi gibi olanlara işaret eder. Dünya telaşından uzaklaşmak isteyenler takılır peşine.
Geçtiğimiz hafta kapının önünden seslendim komşum Neriman’a: “Yalnızım, akşam iftarı bende yapalım mı?”
“Anneme gideceğim, biber dolması yapacakmış, hem de fırında.” dediğinde karşı evin merdivenini çıkıyordu Hasibe teyze. Duymuş…
Ertesi gün seslendi: “Sen de yalnızsın kızım, bende iftar yapalım mı?”
Evet sevgili okuyucu, tahmin ettiğin gibi, biber dolması yanında yoğurt ile. Bazı insanlara anlatmak gerekmiyor. Mesela “Annem davet etti.” cümlesi, içimde bir “cız” sesiydi. O sesi duyanların hâlâ var olmasına tutunmak şükür sebebi…
-
cüzde bitti.
Hasibe teyze: “Yemeni ördürdüm sana, şimdi vermem, hele bitsin de hepsi.” Geçen sene de patik satın almıştı. Ne desem gönlü incinir. “Peki,” dedim Hasibe teyze, “bayramda takarım artık.” Oğlu gelmiş iftara, elinde bir saksı çiçekle. Onu gösterirken:
“Şu mübarek ay ne çabuk geçti! Hiç bilmezdim oğlumun böyle incelikleri olduğunu. Aslında biliyor musunuz, hep sanıyoruz ki ağaçlar çiçek açar. İnsanın çiçeğe durması, açması; hâliyle de güzel kokularını etrafa saçması, dilinden akanlarla, elinden gelenlerle, gönlünden kopanlarla, hiç olmadı bir tebessüm ile mümkün değil mi?”
Üst komşusu kendi kapısının önünü silerdi. Bu sefer baştan aşağı yıkamış. “Ramazan ayı diye yıkadım, öyle her zaman olmaz!” demiş. Bir açıp bir solmak çiçeklere mahsustur, değil mi?
Emine abla biraz hüzünlendi bu sözlere. Bu sabah çocuklarına: “Mübarek ay diye tutuyorum kendimi!” demiş. Anlatmaya devam etti:
“Ne yapayım Hasibe teyze, ağzım bozuldu şu çocuklar yüzünden. Agresif, huysuz birisi olup çıktım. Bazen vurmamak için zor tutuyorum kendimi. Temiz kadınım ben, elimde bezle dolaşmaktan yoruldum!” deyince:
“Demek kendine verdiğin süre bir ay. Demek kendine tahammülün o kadar. Demek ki kendine biçtiğin değer otuz gün. Demek kendine reva gördüğün merhamet o kadar. Bence sen daha fazlasını hak ediyorsun. Allah’ın verdiği nimetlere sabrını göster; kullanman için verdiği, sana hizmet etmesi için verilen eşyalara değil. Yerleri ovmak için kullandığın kollarını sarılmaya ayır. Perdeleri ütülemek için gösterdiğin sabrı çocuklarına göster. Bak, ellerin ne hâle gelmiş çamaşır suyundan. Anneler, anne kokmalı değil mi?”
Ramazan bitiyor… Vedalaşmasak olmaz mı? Tüm güzel huyların, güzel ahlâkın devamında, her ne yaşıyorsak yaşayalım, baharı müjdeleyen birer çiçek olmaya devam etmenin kime ne zararı var?
Bırakalım solup kurumak bitkilere kalsın. Onlar beklesin senede bir gelecek baharı. Toprakla onların da sonsuza kadar bir anlaşması var. Biz hep yeşil kalmanın derdine düşelim. Biz, her ay içinde bulunduğumuz iklime; biz, her mevsim kalbin çiçeklenmesine bakalım.
Yani kendi toprağımıza, özümüze…
Özünüz, özünüze rast gelsin.
Eda Tosun
Yorumlar
Kalan Karakter: