Varoluşun en derin, en çelişkili ve en insani hakikatlerinden biridir belkide bu bakış açısı. Yüzyıllardır siyah ile beyazı, iyi ile kötüyü, ödül ile cezayı birbirinden keskin sınırlarla ayırmaya alışmış zihnimize ezber bozan bir ihtimal sunuyordur, zıtların gizli aşkı.
Bizler cehennemi hep saf nefretin, öfkenin, cezanın ve acının mekânı olarak kodladık. Cennet ise ulaşılmak istenen o kusursuz, pürüzsüz saf sevginin adresiydi. Peki ya bu iki kutup birbirine düşmanca değil de tutkuyla bağlıysa? Ya cehennemin o dillere destan, her şeyi yakan ateşi nefretten değil de, asla ulaşamayacağı o "kusursuz güzele" duyduğu hasretten geliyorsa?
Psikolojide ve felsefede her uç nokta, kendi zıttını doğurur ve ona muhtaçtır. Işık olmasa gölgenin bir anlamı kalır mıydı? Ya da acıyı tatmayan bir ruh, huzurun o dingin sarhoşluğunu gerçekten ayırt edebilir miydi?
Belki de cehennem, cennetin o yüce, el değmemiş hafifliğine, o serin nehirlerine ve yeşilliğine bakıp kendi ağırlığından utanıyor; utandıkça daha çok kızarıyor, kızardıkça daha çok yanıyordur. Bu, tek taraflı ve imkansız bir aşkın yakıcı sancısıdır. Ulaşamadıkça harlanan, dokunamadıkça kor olan bir yangın...
İnsan ruhu da tıpkı bu metafor gibi değil midir? İçimizdeki o en karanlık, en cehennem yanlar; kırgınlıklarımız, öfkelerimiz ve tutkularımız aslında hep içimizdeki o saf, huzurlu ve ışık dolu cennete ulaşma çabasından doğmaz mı? Bir insanın en çok hırçınlaştığı, adeta etrafını ve kendisini yaktığı anlar, aslında en çok sevilmek, anlaşılmak ve sarmalanmak istediği anlar değil midir?
Eğer cehennem cennete aşık olduğu için yanıyorsa, bu dünyadaki hiçbir acı sebepsiz ve salt kötü niyetli değildir. O zaman acı, kötülüğün bir göstergesi değil; güzele, mükemmele ve vuslata duyulan derin bir özlemin dışavurumudur.
Şems-i Tebrizi’nin o güzel sözünü hatırlayalım: “Düzenim bozulur, hayatımın altı üstüne gelir diye endişe etme. Nereden biliyorsun hayatın altının üstünden daha iyi olmayacağını?”
Belki de yanmak, yok olmak demek değildir; dönüşmektir. Cehennem, cennete kavuşamadığı her an kendi içindeki ateşi büyütürken, aslında sevgisini haykırıyordur. Bizim gazap zannettiğimiz şey, belki de alemin en büyük, en hüzünlü ilan-ı aşkıdır.
Hayatımızdaki cehennemleri, bizi zorlayan insanları, içimizdeki dinmeyen huzursuzlukları, sancılı süreçleri sadece birer ceza veya kötülük olarak görmeyi bırakabiliriz.
Belki de hayatımızdaki o yakıcı krizler, ruhumuzun daha yüksek bir bilince, yani kendi cennetine duyduğu o muazzam aşkın ve özlemin bir sonucudur.
Unutmayalım ki, en parlak yıldızlar en karanlık gecelerde parlar ve en derin aşklar, her zaman imkansızlığın o yakıcı ateşinde filizlenir. Cehennemi sadece bir yangın yeri olarak görmekten vazgeçtiğimizde, ateşin arkasındaki o saf hasreti ve sevgiyi de görmeye başlayacağız.
Peki Ya Cehennem de Cennet'e Olan Aşkından Yanıyorsa?
Varoluşun en derin, en çelişkili ve en insani hakikatlerinden biridir belkide bu bakış açısı. Yüzyıllardır siyah ile beyazı, iyi ile kötüyü, ödül ile cezayı birbirinden keskin sınırlarla ayırmaya alışmış zihnimize ezber bozan bir ihtimal sunuyordur, zıtların gizli aşkı.
Yayınlanma :
04.07.2026 13:49
Güncelleme
: 04.07.2026 13:49
Yorum Yazma Kuralları
Lütfen yorum yaparken veya bir yorumu yanıtlarken aşağıda yer alan yorum yazma kurallarına dikkat ediniz.
Türkiye Cumhuriyeti yasalarına aykırı, suç veya suçluyu övme amaçlı yorumlar yapmayınız.
Küfür, argo, hakaret içerikli, nefret uyandıracak veya nefreti körükleyecek yorumlar yapmayınız.
Irkçı, cinsiyetçi, kişilik haklarını zedeleyen, taciz amaçlı veya saldırgan ifadeler kullanmayınız.
Türkçe imla kurallarına ve noktalama işaretlerine uygun cümleler kurmaya özen gösteriniz.
Yorumunuzu tamamı büyük harflerden oluşacak şekilde yazmayınız.
Gizli veya açık biçimde reklam, tanıtım amaçlı yorumlar yapmayınız.
Kendinizin veya bir başkasının kişisel bilgilerini paylaşmayınız.
Yorumlarınızın hukuki sorumluluğunu üstlendiğinizi, talep edilmesi halinde bilgilerinizin yetkili makamlarla paylaşılacağını unutmayınız.
Yorumlar
Kalan Karakter: