Bugün hemen herkes, söylemekten kaçındığı kadar duymaktan da ürktüğü isimsiz bir yozlaşmanın tam ortasında duruyor.
Herkes adını koyamadığı için inkâr edebildiği, inkâr ettiği için de büyümesine göz yumduğu bir kırılma içinde…
Bir zamanlar aynı kapının önünde soluklanılan, aynı avluda çocuk seslerinin birbirine karıştığı, bir tas çorbanın komşudan komşuya “veresiye” değil “gönül borcu” olarak dolaştığı mahalleler vardı. İnsan, insanı tanırdı.
Sadece yüz değil, hâl, yük, mahcubiyet de bilinirdi. Bir kapı kapanırsa ardında yalnızlık değil, bir diğer kapının açılacağına dair güven vardı.
Şimdi ise o genişlik daraldı; yerini yüksek duvarlar, kalın perdeler ve daha da kalın sessizlikler aldı.
Güvenin yerini şifreler, selamın yerini bildirimler, muhabbetin yerini hızla tüketilen ekranlar doldurdu.
İnsan, kalabalıkların içinde yalnızlaşmayı öğrenmedi; yalnızlaşmaya mecbur bırakıldı.
Ve ilginçtir, bunu çoğu zaman “özgürlük” sanarak kabullendi.
Veresiye defterleri vardı eskiden… Sadece borç yazılmazdı oraya; ihtiyaç, emanet ve güven yazılırdı. Bir kalemin ucunda insanlık tutulurdu. Sonra o defterler kapandı. Yerine hesap makineleri, faiz oranları, gecikme bedelleri geldi. Güvenin yerini matematik aldı. Matematik büyüdü, insan küçüldü.
Banka faizleri sadece ekonomik bir araç olmadı; yavaş yavaş insanın insana bakışını da şekillendirdi. Her şeyin bir karşılığı, her ilişkinin bir getirisi, her iyiliğin bir hesabı olması gerektiği fikri sessizce yerleşti her zihne. Ve en tehlikelisi: bu fikrin “normal” kabul edilmesi oldu.
Bugün “kampanya” adıyla süslenen her şey, aslında insanın ihtiyacını değil, zaafını hedef aldı. İndirim değil; hızlandırılmış tüketim sunuldu. Kolaylık değil; bağımlılık büyütüldü. Ve tüm bu süslemelerin içinde “haram” olan yalnızca bir ürün değil, giderek bulanıklaşan bir vicdan hâli oldu.
İnsan insandan uzaklaştıkça, evlat haneden koptu. Aynı evin içinde ayrı dünyalar kuruldu. Aynı sofrada farklı ekranlara bakıldı. Aynı çatı altında “birlikte olma” hâli, “yan yana yalnızlık”a dönüştü.
Millet dediğimiz bütünlük ise artık sadece bir kelime gibi duruyor; içi dolu mu, boş mu, bunu sorgulayan çok az.
Asıl kırılma belki de burada başladı: İnsan, insana yabancılaştığını fark etmediğinde.
Çünkü en derin yozlaşma, bağırarak gelen değil; sessizce yerleşendir.
Bir sabah uyanıldığında “biz ne zaman böyle olduk?” sorusunu sorduran, ama cevabı çoktan kaçırılmış bir sessiz değişim…
Anlatmak istediğim ancak anlatabiliyor muyum dedirten geçmişi idealize etmek değil; bugünün içinde kaybolan insani ölçüyü yeniden hatırlamak, hatırlatmak isteğim.
Mahalle kültürü sadece nostalji değil; bir dayanışma biçimiydi. Veresiye defteri sadece ekonomi değil; bir güven ahlakıydı. Ve insan, sadece tüketen bir varlık değil; birbirini tamamlayan bir varlıktı.
O halde soru belli;
Biz neyi kaybettik, ya da daha doğru bir soruyla, neyi kaybettiğimizi fark etmeden neye alıştık?
Cevap çırılçıplak; Aynı mahallede, aynı evde, aynı kalbin içinde… sadece üzeri örtülmüş bir yerlerde duruyor. Üzeri örtülmüş olanı ortaya çıkması için ise söze değil öze ihtiyaç var, öze!
Ramak Kaldı / Samim İğde
Yorumlar
Kalan Karakter: