Hayat bana zor geldiğinde ağlarım… Yükün altında ezildiğimi hissettiğimde, içimde biriken o görünmez ağırlık nefesimi daralttığında ağlarım. En yakınlarımla tartıştığımda, kelimelerin yetmediği yerde gözyaşlarım konuşur sanki. Sırtımda koca bir yük, kalbimde tarif edemediğim bir sıkışma olduğunda ağlarım. Bütün bedenim sanki görünmez bir kilidin içinde hapsolmuş gibi hissettiğimde, çıkış yolu bulamadığımda yine ağlarım… Bazı sorunların çözümü yokmuş gibi geldiğinde, çaresizlik içimi sessizce sarıp sarmaladığında, gözlerimden süzülen yaşlar o sessizliğin dili olur.
Bazen bir film sahnesinde, hiç tanımadığım bir karakterin acısında kendimden bir parça bulurum. O an tutamam gözyaşlarımı, çünkü o sahne sadece bir hikâye değildir artık; benim içimde bir yerlere dokunmuştur. Ve her bir damla, sanki içimde birikenleri yavaşça dışarı taşır. Ağladıkça hafiflediğimi hissederim… Sadece ruhum değil, bedenim de gevşer, yumuşar. O an anlarım ki gözyaşı bir zayıflık değil; aksine, insanın kendini yeniden toparlayabilmesi için verdiği sessiz bir izindir. Yeniden ayağa kalkabilmek için gereken o mucizevi gücü, en çok da o anlarda bulurum kendimde.
İnsan sadece acıdan ağlamaz, sevinçten de ağlar. O gözyaşlarının adı ‘’mutluluktur.’’ Sebepsiz gibi görünür ama aslında kalbin dolup taşmasının en saf hâlidir. Evlatlarımı kucağıma aldığımda hissettiğim o tarifsiz duygu gibi… Kelimelerin anlatmaya yetmediği, sadece hissedilebilen bir yoğunluk. O an gözyaşları kendiliğinden akar; ne tutulmak ister ne de saklanmak. Çünkü o an, insanın en gerçek hâlidir.
Bir de hiç ağlayamayanlar var. Gözyaşlarını içine akıtanlar. Onlara bazen şaşkınlıkla bakarım, yargılamadan… Ama yine de düşünmeden edemem:’’ İnsan nasıl ağlayamaz?’’ Sonra kendimi durdururum. Belki de yaşadıkları, içlerinde büyüttükleri acılar onları bu hale getirmiştir. Belki zamanında ağladıklarında anlaşılmamış, susturulmuş ya da yalnız bırakılmışlardır. Bu yüzden öğrenmişlerdir susmayı, içine akıtmayı, dışarıya hiçbir şey belli etmemeyi…
İşte asıl yük bazen tam da burada başlar. Dışarı akamayan her duygu, insanın içinde birikir, ağırlaşır, yer kaplar. Söze dökülemeyenler, gözyaşıyla akamayanlar bir noktada kendine başka yollar bulur, kendi içinde boğulmak gibi…Bazen bir tartışmada yükselen ses olur, bazen sertleşen bir kelimede kendini gösterir, bazen de içten içe büyüyen bir yorgunluğa dönüşür. Kelimeler yetersiz kalır, duygular yön bulamaz ve insan, kendine bile anlatamadığı bir ağırlıkla yaşamayı öğrenir. O yüzden belki de en büyük cesaret, gerektiğinde ağlayabilmektir… Kendine izin verebilmek, kırıldığını kabul edebilmek ve o kırıklığın içinden yeniden doğabilmek. Eğer karşısındaki gerçekten görmek isterse, o sessizliğin ardındaki çığlığı anlayabilir. Ama anlamak istemezse ,o zaman insanın taşıdığı yük katlanarak büyür.
Bu yüzden, ağlayabilmek aslında bir eksiklik değil; aksine, insanın kendine verdiği bir şefkattir. Çünkü gözyaşı akabildiğinde, insan biraz daha hafifler, biraz daha kendine yaklaşır. Çünkü bazen insanı ayakta tutan şey, güçlü görünmek değil; içinden geldiği gibi yaşayabilmektir.
Ve bazen bir damla gözyaşı, insanın kendine attığı en dürüst adımdır.
Bircan Akdağ
Yorumlar 1
Kalan Karakter: