Bize “özgürlük” diye sundukları şeyin çoğu, aslında iradenin paketlenmiş halidir. Üzerine sim dökülmüş esaret…
Adına trend derler, moda derler, çağdaşlık derler; insan da kendini ilerliyor sanır. Oysa bazen sadece sürükleniyordur.
Popüler kültür denilen bu cilalı düzen, insanı kendinden uzaklaştırmanın en zarif yolunu bulmuştur.
Seni senden koparır ama bunu alkışlarla yapar. Kökünü kurutur ama eline plastik çiçek verir. Sonra aynaya bakıp “Ne kadar değiştim” dersin. Değişmek zanneder, eksilirsin.
Bugün bedenini teşhir etmeyi cesaret sayan bir anlayış var. Oysa teşhir, çoğu zaman özgüvenin değil, değersizleştirilmiş ruhun yardım çığlığıdır.
Kadını yalnızca ten üzerinden pazarlayan sistem, sonra kalkıp kadına özgürlük nutukları atar. Ne büyük alay!
Önce insanı eşyaya çevir, sonra ona vitrin hakkı ver.
Bir de namusu sadece kadının eteğine sıkıştıran çarpık zihinler var. Sanki ahlak yalnızca dişinin omzunda taşınırmış gibi… Oysa asıl namussuzluk; gözü kirli olup dili temiz görünmektir. Asıl hayasızlık; kadına iffeti öğütleyip erkeğin arsızlığını normalleştirmektir.
Namus, bir cinsiyet meselesi değil, karakter meselesidir. İnsan ya namusludur ya değildir.
Dilimize yapılan sinsi harp ise daha derindir. Kelimeleri değiştirerek zihinleri dönüştürüyorlar. Anne yerine başka sözler, baba yerine başka tanımlar, haya yerine özgüven, edep yerine çekingenlik, sadakat yerine sıkıcılık koyuyorlar. Sonra da diyorlar ki: “Toplum gelişiyor.” Hayır, toplum gelişmiyor; toplum çözülüyor.
Çünkü kelime giderse kavram gider. Kavram giderse fikir gider. Fikir giderse millet dağılır.
Bugün huzursuz yuvaların çoğunda ekmek eksikliğinden çok anlam eksikliği var. Aynı masada oturup başka dünyalarda yaşayan insanlar… Aynı evde kalıp birbirine yabancı olan kalpler… Bir odada dört ekran, sıfır muhabbet… Sonra soruyorlar: “Bu evde neden bereket yok?”
Bereket, yalnızca para ile gelmez. Bereket bazen bir selamdır. Bazen sabırdır. Bazen sofrada telefonsuz geçirilen on dakikadır.
Kasvetli havaların sebebi yalnız bulut değildir. İnsanların içi kararınca gök de gri görünür. Ruhunu kaybetmiş toplumlar, hava durumunu suçlar.
Bir de şu “inanmıyorum ama inanmadığıma da inanıyorum” mezhebi çıktı. Ne tam inkâr, ne tam ikrar… Sorumluluk gelince şüpheci, menfaat gelince mistik… İşine gelirse kader, gelmezse tesadüf. Canı sıkılırsa evren, korkarsa dua…
Omurgasız düşüncenin modern adı olmuş: sorguluyorum.
Sorgulamak güzeldir. Ama hakikati aramak için yapılır; kaçmak için değil.
Bugün insanlık, bilgi çağında ama hikmet kıtlığında yaşıyor. Herkes konuşuyor, az kişi düşünüyor. Herkes gösteriyor, az kişi taşıyor. Herkes biliyor gibi yapıyor, kimse kendini bilmiyor.
Vesselam…
Parlak olan her şey değerli değildir. Gürültülü olan her şey güçlü değildir. Yeni olan her şey doğru değildir.
Bazen kurtuluş; modaya uymamakta, kalabalığa karışmamakta, herkesin gittiği yere gitmemekte saklıdır.
Çünkü bazı yollar çok kalabalıktır; ama uçuruma çıkar.
Ramak Kaldı / Samim İğde
Yorumlar
Kalan Karakter: